DOLAR

48,6519$%0,06

EURO

56,1498%-0,06

GRAM ALTIN

6.794,35%1,20

ÇEYREK ALTIN

11.107,00%1,18

TAM ALTIN

44.266,00%1,16

BİTCOİN

3687428฿%-0.46947

Sabah Vakti a 02:00
Aydın °
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Nebil Alparslan

Nebil Alparslan

24 Ağustos 2026 Pazartesi

Otobiyografik İsraf

Otobiyografik İsraf
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“İsraf etmeyin, israf etmeyelim, Allah müsrifleri sevmez.”

Hemen her gün söylediğimiz veya duyduğumuz sözler. İsraf kavramı genelde para, zaman, sağlık ve benzeri varlıkların israfı olarak düşünülür. Tavsiyeler de bu varlıkların hikmetle kullanılması gerektiğine vurgu yapar.

Bugün israfın başka bir boyutundan bahsetmeyi düşündüm. Pek önemsenmese de insanın benliğinin mutlak değerlerini bizzat hoyratça israf edişini yazayım istedim. İşin daha acı tarafı ise bu israfın farkında olmayışı. Oysa bu değerler insanı “beşer” mevkiinden “insan” mertebesine yükselten temel değerlerdir.

Bu nedenle bunları “beşer”i terfi ettiren değerler olarak nitelendirmek yanlış olmasa gerek. Nedir bu değerler derseniz; önem sırası gözetmeden vicdan, haysiyet, şeref, onur, izzet, merhamet, doğruluk ve dürüstlük, benlik, saygınlık, adalet duygusu, diğerkâmlık, ahlak, fazilet ve benzerleri gibi vasıflar. Ve çok daha başkaları…

Bütün bunlar insanın psikolojik omurgasını oluşturur. Onun için akıl sahipleri boşuna “Ey insan! İnsan ol” dememiş. Halk edebiyatında bu manada deyişler düzenlenmiş. Yunus, Âşık Veysel, Mahzuni Şerif, Nesimi, Fuzuli gibi ozan ve aşıklar insanı beşer mertebesinin çok üstüne taşımaya çalışmışlar.

Ne yazık ki bu değerler günümüzde her zamankinden daha ziyade israf konusu. Çünkü kötülük ve çirkinlik kıtaları aşmakta çok daha hızlı imkânlara sahip. Her bir insanî değerin hikmet ve gayeden uzakta nasıl hoyratça kullanılarak israf edildiği, kitap hacminde bir inceleme konusu yapılabilir. Biz sayfamızın elverdiği ölçüde icmal bir değerlendirme yapacağız.

Meseleyi vicdanların israfıyla açayım istedim. Vicdan öyle bir havuzdur ki merhametle sürekli dolar; bu duygudan uzaklaştıkça kurur, çatlar, yıkılır, göçer. Zulmün banileri durumundaki küresel ve yerel mekanizmalar karşısında duyarsız kalmak, israftan da öte merhamet ve vicdan havuzunu kurutmaktır. Zalimden yana durmak ise çok daha ötesi, vicdan ve merhametin iflasıdır. Günümüzde belki de en yoğun yaşanan israf vicdan ve merhamet israfıdır.

Hürriyetin şairi Akif; “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem” derken insan olmanın bagajını sağlam tutalım istemiştir.

Şeref ve izzet; insan hayatının en müstesna burçları. Birisi itibar ve saygınlığı, diğeri tavizsiz bir “insanî duruş”u temsil eder. Onları geçici bir makam ve zilletle elde edilmiş bir mevki, anı yaşatan spesifik bir zevk, hayatın gayesi hâline getirilmiş haz ve konfor uğruna feda etmek en pervasız israftır.

Hz. Ali ne güzel demiş: “Zulüm karşısında boyun eğerek kazanılan hayat, şerefsiz bir ölümdür.”

Bütün bunlara en yakın bir ilke de haysiyettir. Haysiyet baskı ve zulüm karşısındaki tavizsiz dik duruştur. Kudreti temsil makamında insanî değerlerin omurgasıdır. Haysiyet, ikiz kardeşi onurla birlikte evrensel hukukta “dokunulmazlık” ilkesiyle korunmuştur. Başkalarına karşı korunan bu insanî değeri, kişinin kendisinin örselemesi, yok sayması, haysiyetsizce bir hayata razı olması israf değilse nedir?

“Menfaati için haysiyetini feda edenler, menfaat bitince bir hiçtirler.” (Aliya İzzetbegoviç)

Hele günümüzde bir de ahlak, doğruluk, dürüstlük israfı var ki her meşrepte, her mahallede, her mecliste zirvede. Mahalle kavramını mekândan münezzeh kullandım. Keza Meclis’i de. Ahlaktan kastım ise salt cinsel ahlak değildir. O yalnızca bir boyuttur.

Yalan söylemek birileri hakkında neredeyse hayat tarzı hâline gelmiştir. Siyasi ve mali menfaatler toplum için rol model hüviyetindeki kişi ve kurumları bile esir almış, dürüstlük ve doğruluk Kaf Dağı’nın ardına gönderilmiştir. Oysa bu medeniyetin envanterinde bir zamanlar sadaka kutuları vardı. İnsanlar kapak taşını kaldırır ihtiyaçları kadarını alır, ihtiyacını giderir, eline imkân geçince aldığını yerine koyardı.

Bugün kamu kaynakları sorumsuzca zimmete geçirilmekte. “Devlet malı deniz, yemeyen…” veya “Bal tutan parmağını yalar” gibi tekerlemeler atasözü olarak kullanılarak kul ve kamu hakkına olanca açgözlülükle tecavüz edilmekteyse doğruluk, dürüstlük ve ahlak israfının zirvesi yaşanıyor demektir. İşin garibi toplumsal hak ve menfaatleri korumakla vazifeli olanlar dahi bu kötü diyalektiğin bileşeni olmuşlar.

Ahlak, doğruluk ve dürüstlük, israf edildiği için tükenmek üzere. “Şöyle vasıfta insan, böyle profilde nesil yetiştireceğiz” dedik. Olmadı. Tam aksine elimizdeki imkânları da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. İstediğimiz ve beklediğimiz medeniyet dönüşümü bir türlü gerçekleşmedi. Aslında gerçekleşmedi demek topu taca atmak. Doğrusu biz gerçekleştiremedik. Demek ki ister kastî ister gaflet eseri, her nasılsa sürekli hata yapılıyor.

Bu nedenle medeniyet ve hayat tarzı telakkimizi topyekûn gözden geçirmek zorundayız. Özellikle de eğitim sistemimizi. Hamaset nutukları ve tribünlere oynayarak bir yerlere varılamayacağı artık anlaşılmış olmalı. Bu davranış tarzı insanımızı israf ediyor, insanımız kendisini, nefsini, kimliğini, benliğini israf ediyor.

Bunun ismi düpedüz “otobiyografik israf”tır. İnsan ya geçmişe ya geleceğe kilitlenmiş halde. Kendi sayfası boş. O sayfa ya hep boş ya da bir başkasının sayfası kes-kopi ile kendi sayfasına yapıştırılmış. Varoluş yabancılaşması yaşanıyor.

Sözün özü: “Beşer” olmayı mı yoksa “insan” olmayı mı hedefliyoruz? Buna karar verip ona göre çözüm üretmek gerek. Aksi hâlde otobiyografik israfın kaçınılmaz sonu topyekûn iflastır.

Devamını Oku

Üretmek İbadettir

Üretmek İbadettir
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazılarınızın “ibadeti üretme ile mi sınırlandırıyorsun” dediğinizi duyar gibiyim. Hemen belirteyim. Ne öyle bir hakkım ne öyle bir haddim ve ne de öyle bir niyetim yok. Olamaz da.

Kastettiğim şey, üretime yönelen fiil ile neticesinde elde edilen ürün evrene ve içindekilere faydalı olmuş ise üretenin niyet ve duruşu işbu üretimi ibadet hükmüne terfi ettirebilir.

Post modern çağda tüketim çılgınlık derecesinde kutsanmaktadır. Neticesi de israftır. İnsanlığın bir bölümü hiçbir şey üretmeden haz ve konfor peşinde koşarken alın teri ve emeği tam olarak ötelemiştir. İnsanlık ve evren faydasına bir şeyler üreten diğer kesimin elbette bir farkı olmalıdır.

İşte bu farktır ki hem insanlığın teşekkürünü hem de yaratanın iltifatını birlikte getirir.

Üretme ameli de olur fikri de. Söz gelişi sağlık adına ilaç icadından tedavi yöntemi keşfetmeye, yazılım programından enerji üretimine kadar akla gelen her şey olabilir. Tarlayı ekip gıda üretmek, bir tohum ya da fidanı toprakla buluşturmak ya da insanlığa yararlı kitap yazmak gibi.

Topluma yararına katma değer oluşturan her türlü iş ve işlem üretim hükmündedir.

Ahlaki ve manevi mesuliyeti kuşanmış, evreni yaşar ve yaşanır halde ayakta tutan yaratılış kanunları ve hikmete uygun her üretim de ibadet hükmünde kabul edilebilir.

İbadetin hem yaratana bakan hem de evrene ve insanlığa bakan yönü vardır.

Evrene bakan yönü alemi inşa, imar ve ihyadır. Gökte yerde ve denizlerde her türlü yıkıma karşı durmaktır

İnsanlığa bakan yönü faydadır. İyilik ve güzellikle yoğrulmuş emeğin ve fikrin inşasıdır. Bu duruş kendisine takdim edilen en üst makam karşılığı insanın evrensel mesuliyetidir.

Bütün bunların sonucu da hem yaratılan hem de yaratanın ondan razı olmasıdır.

Nitekim Yaratıcı insanoğlunun bu duruşundan takdirle bahsetmiş, güzel ve faydalı amelleri överek faillerine iltifatlar ve vaatler yağdırmıştır.

Sofistike düşünce sistemi konuyu insandan da öteye taşıyıp canlı cansız bütün evrenin kendi lisanınca ibadet ettiğini kabul eder. Haklıdır da. İnsandan gayrı yaratılmışlarda tercih hakkı olmadığından mesuliyet de yoktur. Onlar yaratılış kanunlarına boyun eğmiş durumdadır. Bu kanunlar ise onları öncelikle insana ve de evrene hizmet etmeye yönlendirir.

Gerçekten güneşten aya, bal arısından elma ağacına kadar her şey evrene, içindekilere ve özellikle insana hizmet için sürekli bir üretme faaliyeti halindedir. Sofistike anlayış durmadan devam eden bu ameliyeyi eşya ve hayvan aleminin ibadeti olarak kabul etmiştir.

Üretmek sadece bir iktisat kavramı değil bir hayat felsefesi ve yüce bir sorumluluktur.

Üretmenin manevi boyutu tüketimin yok edici pasifliğinden üretimin dinamik doğumuna yelken açmaktır.

Alın teri ve emeğin kutsandığı bir yaratılış ve varoluş mertebesine ulaşmaktır.

Bu alemi borçlu olarak değil alacaklı olarak terk edebilmek lütfuna mazhar olabilmektir.

Üretmeyi ibadet bilinciyle yaparak beşeriyetin takdirini, yaratının iltifatını kazanmaktır.

Böyle olunca şunu açıkça söyleyebiliriz ki;

Üretmek insanın yeryüzündeki imzasıdır.

Devamını Oku

Muhtarın Siyasetle İmtihanı

Muhtarın Siyasetle İmtihanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tarihimizdeki İlk Seçimler Muhtar Seçimidir

Muhtarlık kurumu, temeli Osmanlı toplumuna dayanan en eski ve bir o kadar da köklü yerel yönetim birimlerinden biridir. Türk toplumu oy sandığıyla yaklaşık iki yüz yıl önce yapılan muhtarlık seçimiyle tanışmıştır. 1833 yılında Kastamonu ve Bolu gibi yerlerde sandık başına giderek ilk muhtarını seçmiştir. Hem de muhtar-ı evvel (asıl muhtar) ve muhtar-ı sânî (muhtar yardımcısı) olarak. Bu seçimler, Türk demokrasi tarihinin ilk tescilli seçimleridir. Neticeleri şer’iyye sicili denilen mahkeme defterlerine kaydedilmiştir.

İlk genel seçimler olan Meclis-i Mebusan seçimleri, muhtarlık seçimlerinden 44 yıl sonra yapılmıştır.

Türk insanı, en ücra köyde bile olsa, muhtarlık kurumunu devletin kapısı önündeki şubesi olarak görmüştür. Muhtarı da en yakın dostu, yardımcısı, koruyup gözeteni, hatta hamisi bilmiştir. Devlet Ana’nın analık şefkati ile Devlet Baba’nın otoritesi, muhtarın kişiliğinde harman olup hizmet eri hâline gelmiştir. Muhtar, köyde köylüsü, mahallede mahallelisiyle yirmi dört saat beraberdir. Düğünde dernekte, hastalıkta sağlıkta, iyi günde kötü günde her zaman hemşerisinin yanı başındadır.

Muhtar komşudur, arkadaştır, dosttur, yarendir, yardımcıdır, sırdaştır, hatta kardeştir. Köylünün genel idareye, ilçeye, ile, hatta Ankara’ya ulaştıracağı bir dileği varsa, muhtar onun dinleyen kulağı, söyleyen ağzı, yol gösteren aklıdır.

Muhtar nizâlarda uzlaştırıcıdır. Dargınlıkta barıştırıcıdır. İhtilaflarda hakem, hatta hâkimdir. Kendisine oy veren vermeyen herkese eşit mesafede durmasını bilen, siyasi egosunu mütevazı duruşuyla dizginleyen hâdim-i halktır. İhtiyar Heyeti namıyla bilinen meclisin başında, şûrâ ve meşveretin en küçük fakat en ideal tatbikiyle idarî maslahatı yürüten idarecidir.

Muhtar aynı zamanda köyün bütçesini de yönetendir. Büyükşehir statüsünde olmayan illerde hâlâ uygulanmakta olan 1924 tarihli Köy Kanunu’na göre köyün gelir ve giderlerinin yani köy bütçesinin tasarrufu, tüzel kişilik hükmündeki muhtarlığın uhdesindedir. Muhtar, devletin yerelde ete kemiğe bürünmüş hâlidir.

Siyasi Partiler ve Muhtarlar

Muhtarlık makamı ve muhtarın yereldeki duruşu gerçekten önemlidir. Muhtar ve İhtiyar Heyeti de denilen köy meclisini oluşturan vatandaşı bir arada tutan harç gibidir. Bu nedenledir ki yasa koyucu, muhtarlarla siyasi partilerin arasına hassas ve bir o kadar da anlamlı bir mesafe koymayı tercih etmiştir. Çok doğru bir iş yapmıştır.

2972 sayılı Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkındaki Kanun’un 14. maddesi aynen şöyledir:

“Siyasi partiler, köy ve mahalle muhtarlığı ile ihtiyar heyeti seçimlerinde aday gösteremezler.”

Keza yakın zamanda 26.12.2018 tarihinde Yüksek Seçim Kurulu 1130 Nolu kararında aşağıdaki hükmü zikretme ihtiyacı duymuştur:

“Bilindiği üzere siyasi partiler, muhtarlık ve ihtiyar meclisi/heyeti üyeliği seçimlerinde aday gösteremezler. Bu seçimlerde adaylığa ilişkin hükümler uygulanmaz.”

Bu yüzden muhtarlık için aday olan şahıs, hiçbir siyasi partinin logosunu kullanamaz. Bir siyasi parti ile organik bağı olduğunu işar ve ima eden bir davranış ve paylaşımda bulunamaz. Siyasi parti temsilcileriyle birlikte propaganda ve seçim çalışması yapamaz. Muhtar adayı siyasi partinin gücü ve imkânlarından faydalanamaz. Siyasi partiler de muhtar adayının şahsî itibarından istifade edemez.

Gerek yasa koyucu gerek Yüksek Seçim Kurulu, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz hükümlerin uygulamasını isterken elbette haklı gerekçelere dayanmıştır. Muhtarların bir siyasi parti çatısı altında seçime girip partili bir muhtar olarak görev yapmasının sosyal açıdan ciddi sakıncalar taşıdığı kabul edilmiştir. Bu hâl aynı zamanda etik bir davranış da değildir. Yasa koyucunun gerekçesinde köy ve mahallelerde sosyal barışın bozulmasından tutun da muhtarlar tarafından kurulan devlet-toplum köprüsünün zayıflamasına kadar pek çok sebep bulunmaktadır.

Mahalle ve köyler, insanların yüz yüze baktığı, akrabalık ve komşuluk ilişkilerinin alabildiğine güçlü olduğu yerleşim birimleridir. Siyasi partilerin birbirleriyle çekişme ve çatışmalarında öyle çirkinlikler yaşanıyor ki insan kullanılan üslubu zikretmekten utanıyor. Ucu açık suçlama ve iddialar, zaman zaman neredeyse kin ve nefrete kadar varan kutuplaşmaya yol açıyor. Muhtarın bir siyasi partiye üye olması veya bir partiye mensubiyetini alenen izhar etmesi hâlinde, tasvip etmediğimiz bu eylem ve söylemler muhtarlar eliyle mahalle ve köylere kadar taşınacaktır. Takdir edilmelidir ki bu durum, toplumsal barış, kamu düzeninin selameti ve huzur açısından son derece zararlı ve tehlikelidir.

Muhtarlık makamının bir partinin “mahalle temsilciliği” gibi görülmesi, mahalle ve köy içinde çok büyük huzursuzluklara yol açacaktır. Toplumsal barış bozulacaktır. Bireyler arasında kin ve nefret söylemleri artacak, kardeşlik, dayanışma, saygı, sevgi dengesi alt üst olacaktır. Sonuçta ne yazık ki o toplum, millet olma vasfını dahi kaybedecektir.

Her kişiye kurumsal bir yapının parçası olma arzusu hâkimdir. Bu hâl, aidiyet duygusunun bir sonucudur. Hele bir de bu kurumsal yapı popüler bir konumda ise bu istek daha da artacaktır. Muhtarlarımız hem bu arzu hem de temsil ettiği köy veya mahalle için hizmet alma saikiyle, siyasi partiler tarafından kendilerine uzatılan eli reddedemezler. Kendilerinde böyle bir hayır deme cesaretini şu ya da bu sebeplerle bulamayabilirler.

Bu nedenle muhtarların bir siyasi partinin neferi hâline gelmemesi hususunda en fazla sorumluluk siyasi partilerimize düşmektedir. İster iktidarda ister muhalefet olsun, tüm siyasi partilerimiz, yasalar ve YSK kararlarıyla kendileri ile muhtarlar arasında çizilen sınırları ihlal etmemeli, muhtarları bir parti mensubu, muhtarlık makamını da kendilerine bağlı bir şube olarak görmemelidir.

Muhtarlık bir devlet kurumudur. Muhtar, herhangi bir siyasi partinin üyesi, elemanı değil; devletin ajanıdır. (Ajan kelimesi casus anlamında değil, “temsilci” anlamında kullanılmıştır.) Siyasi partiler, muhtarlarla ilişkilerini Devletle hükûmet arasındaki derin farkın bilinciyle düzenlemek zorundadır.

Muhtarların herhangi bir siyasi parti ekseninde politize olması, toplumsal barış ve sosyal dengeyi bozacaktır.

Devamını Oku

San’at ve Nasihat

San’at ve Nasihat
3

BEĞENDİM

ABONE OL

“Toz konmasın sakın sana
Hakkı geçer halkın sana
Gücenmesin yakın sana
Uzak senden incinmesin.”

Ses ve ahenk ustası Ahmet Haşim, “Şiirde mana aramak, eti için bülbülü öldürmeye benzer” demiştir. Yani O’na göre bir şair şiiriyle topluma davranış modeli sunmayı, belli mevzularda nasihatte bulunmayı ve toplumu terbiye etmeyi gaye edinmemeli. Topluma mesaj vermek, davranış modeli tavsiye etmek şairin görevi değildir. Şiir sanatçının bedii duygularının mısralara dökülmüş hâli olmalıdır.

Bu nedenle Haşim’in de içinde bulunduğu klasik dönem Türk şiirinde “sanat sanat içindir” anlayışının sonucu olarak, ses ve ahenk ön plandadır. Ancak Anadolu coğrafyasının acılara duçar olduğu yirminci yüzyılın başından itibaren yeni dönem Türk şairleri, manayı ve sözün faydasını öne çıkarmak zorunda kalmışlardır. Mehmet Akif’ten Tevfik Fikret’e, Necip Fazıl’dan Nâzım Hikmet’e, geniş bir şairler yelpazesi, yalnız sanatı kovalamakla kalmamış, toplum hafızasına düşünce ve fikir mesajlarıyla katkı sağlamayı asıl hedef seçmişlerdir.

Yukarıdaki dörtlük söz ve mana ustası merhum Abdurrahim Karakoç’un “İncinmesin” başlıklı şiirinden alındı. Şiir, hece vezni ve düz kafiye tarzında yazılmış halk edebiyatının mükemmel bir misalidir. Sanat olarak tarzının zirvesi denilebilir.

Karakoç’un şiir antolojisi tetkik edilirse, asıl gayesinin sanat olmadığı anlaşılacaktır. O, şiirine sanattan öte bir hedef koymuş, sanatı değil anlamı ilk gaye olarak benimsemiştir. Bu gaye yukarıdaki dörtlükte, başkaca bir ilaveye ihtiyaç duymadan açık ve net biçimde görülmektedir. Zaten halk edebiyatının, deyişlerin, koşmaların, destanların, manilerin, ağıtların genel vasfı budur. Her biri adeta bir hedef, bir maksat kovalar. Mısralar insanı sarsar. Heceler ikaz, beyitler nasihat eder. Dörtlükler yol gösterir, kafiyeler ruhu okşar. Nihayet şiirin tamamı nefsi terbiye eder, insana edep yükler. Böylece edebiyat, okuyana şiir kimliğinde mana yüklü bir mesaj sunarak edep yükleme vazifesini yerine getirmiş olur.

Bizim de görüşümüz odur ki şiir olsun nesir olsun edebiyatın asıl gayesi, manadaki mesajı okuyucuya aktarmaktır.

Bir kıtasını yukarıya aldığımız şiirinde Karakoç, topluma vermek istediği mesajı bu dörtlüğe harika bir san’atla yüklemiştir. Kul ve kamu hakkı konusunda öylesine çarpıcı bir mana var ki şiirde, insan o dörtlüğü okurken alabildiğine keskin ve ince bir terbiye ustasının karşısında titrediğini hissediyor. Ve şöyle bir hayale dalıyor: Sizin olmayan bir bahçeden geçiyorsunuz da ayağınızdaki ayakkabı ve benzeri her ne varsa üzerine o bahçeden toz yapışıyor. Kendi bahçenize girerken ister istemez o tozları da beraberinizde getirip toprağınıza katıyorsunuz. Böylece bir başkasının toz zerresi büyüklüğündeki malını zimmete geçirmiş oluyorsunuz.

Şairin ufku öylesine adil, öylesine hassas, öylesine ahlakî bir ufuktur ki, hakkımız olmayan toz zerresi kadarcık bir kazanımı dahi, halkın hakkını gasp kabul ediyor.

Kul hakkı, üniversal tabirle insan hakları, üstün bir haktır. Kâinatta her şeye muktedir olan irade bile, hakka tecavüz edenin suçunu affetme yetkisinden vazgeçerek, suçlu için tek kurtuluşun hak sahibiyle ödeşme olduğunu beyan etmiştir.

Hâl böyle iken ne yazık ki değil toz zerresi, binlerce metrekarelik sahaların, milyarlarca liralık emvalin haksız yere zimmete geçirildiği bir dünyada yaşamaktayız. Bireyler, statülerinin tanıdığı imkân, imtiyaz ve yetkilerle hiçbir hudut tanımadan azgın bir iştahla, doyması mümkün olmayan nefislerini doyurmaya çalışmaktadırlar. Ne yazık ki bu mevzuda sade vatandaştan en yetkili bireye kadar fark da yok.

Burada önemli bir hususu ifade etmekte yarar var. Maddi-manevi değerlerin haksız yere örselenmesi, mal varlıklarının zimmete konu olması hususunda kendisine emanet bırakılmış kişilerin suçu aynı değildir. Bir depoyu muhafaza ile görevli birisinin depodaki mala yönelik haksız tasarrufu ile sıradan bir hırsızın tasarrufu suç olarak çok farklıdır. Emanet edileni zimmetine geçiren çok daha ağır bir cürüm işlemiştir. Kamu görevlilerinin haksız kazanç ve mal edinmeleri de bu kategoriye girmektedir. Onlar kat be kat duyarlı olmak zorundadırlar.

Kul hakkına duyarlılık konusunda Karakoç yalnız değildir. Neşet Ertaş’tan Pir Sultan’a, Veysel’den Mahzuni’ye kadar nice şair ve ozan deyişlerinde kul hakkına tecavüzü hep lanetlemişlerdir. Hatta Neşet Ertaş kendisiyle yapılan bir sohbet esnasında “ben türkülerimi ibret alsınlar diye söyledim, onlar oynamayı seçtiler” diyerek toplumun duyarsızlığını çok güzel özetlemiştir.

Ne var ki insanoğlu erdemi, hak ve hukuk endişesini, adaleti, ahlakı bir tarafa bırakıp haz ve konfor peşinde koştuğu müddetçe kötülerin haklara tecavüzü devam edecektir.

Ancak şunu ısrarla ifade etmek istiyorum; kimsenin hakkına tecavüz etmeden alnının teriyle hayatını devam ettiren dürüst kahramanları ayrı tutarak kıvançla teşyi ediyorum.

İyiler de bıkmadan, usanmadan, yorulmadan hak, hukuk ve adalet için direnmek zorundadır.

Adaletin egemen olduğu bir dünya dileğiyle…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.