45,2258$% 0.06
52,9584€% 0.17
6.626,07%0,85
10.793,00%0,70
43.020,00%0,79
3674204฿%1.26101
02:00
04 Mayıs 2026 Pazartesi
ÖZGÜRLÜK VE ÖZGÜR DÜŞÜNCE DARBE YEMEMELİDİR
Taşlardan Parşömenlere: Türkçenin Tarihsel Direnişi ve Yükselişi
Aydınlı Başkanlardan, Festivalcilikte Dünya Rekorları
Esnafın Yükü Vatandaşa mı Kesiliyor?
Kilo Verememenin Sebebi Gerçekten Tiroid mi?
Mutluluk Üzerine
Gazeteciler objektif bakış açısıyla, özgür ve bağımsız bir şekilde, hak ve halk adına işini yaparken;
Bu anlayışla hareket eden bir gazeteci, bir olayı gündeme taşıyıp yapılan yanlış işleri araştırarak yazmışsa, muhatap alınan ve itham edilen kişi ve kurumun yapacağı birkaç şey vardır:
Geçtiğimiz gün Aydın’da yazdığı bir yazı ile görüş ve düşüncelerini açıklayan, gazetecilik ilkelerine de sahip olduğuna inandığım Süleyman Topbaş, sokak ortasında saldırıya uğradı.
Bu saldırının; özgür, samimi, sevgi ve saygı anlayışlı insanların yaşadığı bir şehir olan Aydın’da meydana gelmesi çok üzücüdür.
Bu şehr-i Aydın ki;
Bir gazeteciye, sokak ortasında, Aydın’ın en meşhur meydanında, emirle hareket eden birkaç kişinin yaptığı bu saldırı, insanın özgürlüğüne ve düşüncesine yapılmış bir saldırıdır.
Bu menfur saldırıyı Aydınlılar asla kabul etmez.
Buradan ben de sesleniyorum:
Sayın Osman Gazi Cihangiroğlu, bu olayı telafi edici bir çalışma yaparak konuyu parti ve ocak üst birimlerine taşımalısınız.
Aydın Emniyeti de bu olayın üzerinde sıkı durmalı ve bu saldırıyı gerçekleştirenleri adalete teslim etmelidir.
Basın camiası da bu olayı gündeminde tutmalıdır.
Değerli okurlar,
Türkiye, Cumhuriyet döneminde çok sayıda siyasi ve ekonomik krizlerle boğuşmak mecburiyetinde kalmıştır. Ama milletimiz her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmış ve bütün krizlerden ve darbelerden güçlenerek çıkmayı başarmıştır.
Günümüzde de iki yılı aşkındır ekonomik krizle mücadele etmekte, sıkı para politikası ile enflasyonu düşürmek için gayret etmekte ve büyük bir uğraş vermektedir.
Bu politikalar yürütülürken İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran, LeadWorld İş ve Ekonomi Forumu’nda yaptığı konuşmasının doğru aksettirilmediğini ve “kırılganlığın artmasını önleyecek bir program revizyonu öneriyorum” diye 17 Nisan’da bir düzeltme yapmıştır.
Görüşlerini şöyle özetlemiştir:
• Savaş ortamında, petrolün varilinin 90-100 dolara çıktığı bir dönemde enflasyonla mücadelenin bir anlamı kalmadığını ifade ederek, bugün geldiğimiz noktada enflasyon %27’dedir. Mücadeleyi bıraktım derseniz ise ulaşılacak nokta %32’dir diyor.
• Belki de enflasyonla mücadele programı yanında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın çizdiği stratejik ürün ve odak alanları etrafında ortaya koyduğu HIT-30 (Yüksek Teknoloji Yatırım) programı paralelinde bir dönüşüm programına geçmeyi tartışmanın doğru olabileceğini belirtiyor.
Hakan Aran:
• “Enflasyonla mücadele programına ara verilip, sanayinin dönüşümü programına odaklanılması gerektiği” yönünde açıklamalarının net anlaşılamadığını ifade ediyor ve “Bu konjonktür normalleşene kadar yeni bir denge noktasında oluşacak, reel sektör ve sanayide kırılganlığın artmasını önleyecek bir program revizyonu öneriyorum” diyor.
• “Enflasyonla mücadele programına dönük açıklamalarımın yansımasında tercüme hataları var. Şahsen bugün uygulanan programı ilk günden bu yana destekliyorum.
• Noksanlıklarına rağmen enflasyonun ana sorun olduğunu ve önceliğin de bu olması gerektiğini söylüyorum.
• Bu konjonktür normalleşene kadar yeni bir denge noktasında oluşacak, reel sektör ve sanayide kırılganlığın artmasını önleyecek bir program revizyonu öneriyorum” demiştir.
Acaba Hakan Aran’ı bu konuşmaya sevk eden saik, HIT-30 programının aynı zamanda 30 milyar dolarlık bir teşviği barındırması olabilir mi?
Teşvik Paketi’nin içeriğinde:
• Veri Merkezi Çağrısı: Programın destek bütçesi 1,5 milyar dolar,
• Yapay Zekâ Çağrısı: Destek bütçesi 1,6 milyar dolar,
• Kuantum Çağrısı,
• Endüstriyel Robot Çağrısı: üretilen endüstriyel robot başına 5.000 dolar hibe desteği
Ve daha birçok ve çeşitli destekler bulunuyor.
Mevcut ekonomik program uygulamalarından en büyük kârları elde eden bankaların 2025 yılı verilerini de bir gözden geçirelim.
İş Bankası:
• Net Kâr: 67,8 milyar TL kâr elde etmiştir. (Takriben 2 milyar $) 2024’e göre %50 artmış.
• Bankanın Kredi Hacmi: 2 trilyon TL.
• 4. Çeyrek Kârı: 23,8 milyar TL. (Beklenti 16,2 milyar TL)
• Öz kaynak büyüklüğü: 360,5 milyar TL.
• Vatandaşlardan topladığı mevduatı; yatırımcılara ve tüketim kredisi ihtiyacı olanlara satarak sermayesine %18,81 kazandırmıştır.
Türkiye’de faaliyet gösteren 10 büyük banka 2025 yılını 674,8 milyar TL kâr ile kapatmıştır. (Takriben 18 milyar $)
On büyük bankanın aktif büyüklükleri: 38 trilyon TL (Takriben 1 trilyon $)
Nasıl ki kapitalist sistemde büyük sermaye daha da büyüyorsa, Türkiye’de de aynısı devam etmektedir.
Konunun uzmanı olanlar ve Müslümanlık kimliklerini öne çıkaran ilim ehli ile sermaye sahibi kişiler, bu topluma yeni öneriler sunmak ve bunların hayata geçirilmesini sağlamakla mükellef oldukları kanaatimi ifade etmek istiyorum.
1908 Meclis-i Mebusan seçimlerinde aday olan Tireli Halil Akif, seçim beyannamesinde Avrupa’nın yükselişinin temelinde büyük sermayenin olduğunu söylüyor ve küçük sermayelerin bir araya getirilmesi gerektiğine işaret ediyor.
Mebus adayı Tireli Halil Akif daha da ileri giderek, “Millet-i Osmaniye payidar olabilmek için 25-30 seneye kadar Avrupalıların derece-i terakki ve kemaline vâsıl olmak yolunu tutmak, yahut bütün bütün mahv ve münkariz olmakta muhayyer bulunuyor” diyerek kehanet gibi bir görüşünü de ortaya atıyor.
Yine 1423 yılında Edirne’de yağ ticareti ile uğraşan Hacı Muslihiddin, tek başına temel amacı sıkıntıya düşen esnaf ve tacire yardımcı olmak için o güne göre önemli miktarda sermaye ayırarak “Para Vakfı” kurmuş. Bazı memleketlerini de vakfa bağlamıştır.
Para Vakıfları, 19. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı topraklarında yaygınlaşmış ve hayat sürmüştür.
Bugün dünya toplumunun bankaların esiri olarak yaşamakta olduğunu düşünüyorum.
Müslüman ilim ehli kişiler, kendilerine şu soruyu sorarak arayış içerisine girmeli midir acaba?
“Kur’an bana nasıl bir ekonomik sistemi kurmamı emrediyor?” ve onun emirlerine göre ben de bu emre uygun müesseseler oluşturmak için ne tür çabalar göstermeli ve fikir üretmeliyim ki insanları etrafımda toplayabileyim.
2000 yılından önce bir uçak yolculuğunda yan yana geldiğim MÜSİAD Başkanı’na bu anlayış içerisinde, o günlerde özelleştirilmesi düşünülen Halk Bankası’nı satın almalarını teklif ettiğimde hiç oralı olmadı ve üzerinde de düşünmedi.
Dünyada Siyonizm’in güdümündeki Kapitalizm’le mücadele o kadar kolay değildir.
Kolaylaştırmak için güvenilir insanlar eliyle yapılacak ve inanılırlığı olan orta-uzun vadeli plan ve projeler geliştirilerek küçük sermayelerin bir araya getirilmesi günümüzde önem arz ettiğini düşünüyorum.
Ama 90’lı yıllarda yapılan hesapsız, kitapsız, plansız ve programsız bir şekilde gerçekleştirilen mark toplama uygulamalarından bahsetmiyorum.
Günümüz şartlarına uygun, Osmanlı’daki Vakıf sisteminin modernize edilerek A.Ş. çatısı altında bankalara alternatif “Finans Kuruluşları”ndan bahsediyorum. Uygulama şekli tartışılarak netleştirilebilir.
Bir araya getirilen bu küçük sermayelerin temettü gelirleri dikkate alınmalı, hisselerin değer artışları olacak şekilde kârlı yatırımlara veya ortaklıklara yönlendirilerek yeni ve sağlam temelleri olan bir finans sektörü ortaya çıkarılmalıdır. Hisselerin değer kaybetmesini önleyecek tedbirler de alınmalıdır.
Dünyada birkaç tane büyük grubun yönettiği fonların onlarca trilyon dolar tutarında olduğunu görüyoruz.
Bu işlere bugün başlarsanız 10-20 yıl içerisinde önemli neticeler alınabilir. Başarılı, verimli ve güvenli bir yapı kurulması halinde içeriden ve dışarıdan yatırımcılar yer almak için bu gibi kuruluşlara yönelebilirler.
Bu konuda daha çok düşüneceğiz, ya da kapitalist sistemin ürettiği modele ve bu modelin organları olan bankaların egemenliğine boyun eğmeye devam edeceğiz.
Hepimiz inanıyoruz ki nasıpleri ve rızıkları dağıtanın Cenab-ı Hak olduğunu düşündüğümüzde, işin sonucu ile ilgili olarak oluşabilecek büyüme hızını kestiremeyebiliriz.
Türkiye’de siyasi partilerde, belediyelerde ve bürokraside görev alan birçok kişinin düştüğü nahoş duruma baktığınızda, siyaset alanında olması gerektiği halde yer almayan insanların her geçen gün çoğaldığını görüyoruz. Durum böyle olunca da bilhassa siyasette gayriahlaki olaylarla karşılaşıyoruz. Hatta bu olayların içerisinde ülke güvenliğini sarsacak, bekamızı etkileyebilecek kadar büyük olanlarını da yaşadık ve yaşıyoruz.
Bunun sebeplerinin başında ucube bir anayasamızın olması ve bu anayasaya bağlı Siyasi Partiler Kanunu’nun getirdiği siyasi yapılanma gelmektedir.
Türkiye’de siyasi partiler her fırsatta halka yönelik mitingler düzenlerler, “biz halka dayanıyoruz” derler, sıkıştıklarında da yerli yersiz “seçime gidelim” propagandasına başvururlar. Durum böyle olmakla birlikte, partilerimizin programlarına, tüzüklerine ve söylemlerine baktığımızda, demokrasi ve halk adına mangalda kül bırakmazlar. Ama icraatlarında tam tersi uygulamalar yaparlar.
Mesela; İl Başkanı, İlçe Başkanı, Belde Başkanı ve Belediye Başkanı olacak adaylar hakkında, İl Koordinatörü olan kişi veya kişiler İl’e gelir, kendilerine, siyasi yeterliliklerine ve anlayışlarına göre incelemeler yapar, görüşmelerde bulunarak bir rapor düzenler. Bu görüşmelerde partinin; kurumsal kimliği, ilkeleri, halka ve geleceğe yönelik görüşleri hiç konuşulmaz. Görüşülen kişilerle siyasi görüş ve düşünceleri hakkında fikir teatileri yapılmaz. “Halk nezdindeki itibarı nedir, toplumda tabanı var mıdır, ili, ilçesi ve ülkesi için neler düşündüğü, temsil kabiliyeti nasıldır?” gibi benzeri sorgulamalar yapılmayan iptidai bir usul uygulanır.
Ankara’ya, genel merkeze çağrılan kişilere, Genel Başkan adına görev yapan Teşkilat Başkanı da, AK Parti’ye ve millete hizmet etme anlayışında olan bu kişilerin yüzlerine bile bakma gereği duymaz. Bakarsınız, devreye gizli bir el olarak bir milletvekili girer. Teşkilat Başkanını veya Bölge Koordinatörünü etkiler ve “şu isim olsun” der. Böylece il ve ilçe başkanı atanır. Partinin halk nezdindeki itibarı hiç düşünülmez.
Meseleye buradan bakacak olursak; Aydın AK Parti’de yaşanan Köşk Belediye Başkanı olayına derinlemesine baktığımızda, kişinin belediye başkanı adayı yapılmasında, Aydın milletvekili olan, okuldan veya yurttan arkadaşı, çeşitli ilişkilerinin de olduğu ve halk arasında çok konuşulan, “Bu benim kırmızı çizgim” diyerek genel merkeze baskı yapan kişi tarafından aday yapıldığı milletin dilinden düşmez.
Hâlbuki teşkilatın organlarına seçilecek olan kişiler, seçici olan üye ve delegelere;
Ve daha birçok siyasi meseleyi anlatacak ve tartışacak ki, kendisini seçecek üyelere ve kişilere güven vererek, yani ter akıtarak ve emek harcayarak o makama gelecektir.
Bunların ve daha gelişmiş demokratik uygulamaların yapılmadığı ülkemizde 31 Mart seçimlerinden bugüne takriben 22 civarında belediye başkanı, yolsuzluk ve ahlaksız hareketleri yüzünden gözaltına alındı, tutuklandı ve görevden el çektirildi. Ne gariptir ki bütün bunları savunan, genel başkanlara, milletvekillerine, parti teşkilatlarına ve de halka da sahip çıkan bir duruşumuz vardır.
Böylece bu görev yerleri;
Bu durum, toplumun geleceği ile doğrudan irtibatı olan gençlerimizin;
Bu meseleye farklı bir açıdan da baktığımızda, bu durum gençlerin başka alanlara doğru kaymalarına sebep olmakta ve dolayısıyla karşımıza;
Bu durumu düzeltmeye sadece adli makamların gayretlerinin yeterli gelmeyeceğini düşünüyorum. Onun için siyasi partilerin de kendi içlerindeki bu safraları temizlemesini çok önemsiyorum.
Bunları temizlemenin ve kadroların sürekli temiz olmasını sağlamanın çeşitli yolları vardır. Bunlardan bazılarına değinmek istiyorum:
Yazılacak bu anayasa:
Son söz;
Milletimiz 24 yıla yakın zamandan beri bir kişiyi ve onun kurduğu partiyi iktidarda tutuyor, “senden ve partinden daha iyisi hâlen yoktur” diyor. Yani halkımız seçmesini çok iyi biliyor.
Değerli okurlarım;
Öncelikle selam ve saygılarımı sunarım.
Bundan böyle yazılarıma Netaydin.com sitesinde devam edeceğim.
Rahmetli Turgut Özal;
Hatırlarsanız onun bu üç ana ilkesi vardı ve her fırsatta da bunları savunurdu.
Özgür düşünce ile görüşlerin hiç kimseden çekinmeden söylenmesi ve yazılması ilk gençlik yıllarımdan beri önemsediğim bir ilkedir.
Basın kurumlarının bu konularda hassas olmaları gerektiğini önemseyen bir yapım vardır.
Hepimiz biliyoruz ki, gerçek basın organları, şehrimizde ve ülkemizde yaşananlardan halkın haberdar olmasını sağlamak, onun adına denetim görevi yapmak olduğunu da biliyoruz.
Gazete ve haber sitelerinde yazılar kaleme alanların da esasen halk adına görev yaptıkları kanaatini taşıyan bir kişiyim.
Siyaset sahnesinde halk tarafından seçilen ve halkı temsilen görev ifa edenlerin de açık, şeffaf ve hesap verebilir olması da siyasetin temel kaideleri arasında yer alması gerektiğine inanırım.
Dolayısı ile yazılarımda hiç kimseden çekinmeden düşüncelerimi ifade etmeye çalışırım.
Efelerhaber.com sitesinde yazdığım ve yayınlanan son yazım için, “bu sitenin sahibi benim” diyen Evren Karaköse tarafından eleştirildim.
Geçen hafta gönderdiğim yazıdan aşağıdaki paragrafın çıkarılmasını site sahibi ve onun emrinde çalışan Genel Yayın Yönetmeni ısrarla istedi.
Ben de bu teklifleri reddettim.
Düşüncelerimi başkalarının emrine göre şekillendiremeyeceğimi ifade ederek yazımın bana ayrılan sütunumda yer almamasını istedim ve artık, düşünce özgürlüğüne kısıtlama getiren siteden ayrılma kararı aldığımı da kendilerine ifade ettim.
Çıkarmamı istedikleri paragraf şu cümlelerden oluşuyordu.
“Aydın Ak Parti’de yaşanan Köşk Belediye Başkanı olayına derinlemesine baktığımızda, kişinin Belediye Başkanı adayı yapılmasında, Aydın MV. olan, okuldan veya yurttan arkadaşı, çeşitli ilişkilerinin de olduğu ve halk arasında çok konuşulan, “Bu benim kırmızı çizgim” diyerek Genel Merkeze de baskı yapan kişi tarafından aday yapıldığı milletin dilinden düşmez.”
Bu paragrafın çıkarılmasını isteyen site sahibi, Evren Karaköse, “Mustafa Savaş benim için akraba seviyesinde bir vekildir” dedi.
Yani bu sitede onun eleştirilmesine “izin” vermem demek istedi.
Ben taviz vermedim, Mustafa Savaş’ın açık ve şaffaf siyaset yapan biri olmadığına inandığımı söyledim.
Efeler Haber sitesi yazarlığından böylece ayrıldım.
Böylece “Efelerhaber.com” sitesinde düşünce ve fikir özgürlüğüne saygı gösterilmediği de ortaya çıkmış oldu.
Ayrıca birçok haber sitesinin bazı etkin kişilerin kontrolü altında hayatiyetini sürdürdüğünü de yaşayarak görmüş olduk.
Son olarak şu iki noktaya değinerek ve altını çizerek diyorum ki;
Selam ve dua ile hoşça kalın, Allah’a emanet olun.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.