48,6519$%0,06
56,1498€%-0,06
6.794,35%1,20
11.107,00%1,18
44.266,00%1,16
3687428฿%-0.46947
02:00
27 Temmuz 2026 Pazartesi
Dünya'nın Durumu, Türkiye'nin Tarımı
Çektiğin Sıkıntıya Değer mi?
Dumlupınar'dan Aydın'a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün
Aydın, Uluslararası Yük Limanını Hak Ediyor
Sevilmek mi, Anlaşılmak mı?
Esnafın Yükü Vatandaşa mı Kesiliyor?
Değerli okurlar, öncelikle saygı ve selamlarımı iletmek istiyor ve bugün dünyanın durumu ile alakalı kısa görüşlerimi ve tarımımız ile ilgili bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.
22. dönem milletvekili arkadaşımız ve Akşam gazetesi yazarı Sayın Hüseyin Besli, WhatsApp grubumuza “Köy Sosyolojisi” adlı sıralı makalesini gönderdi. Bu makale üzerine bazı vekil arkadaşlarımız görüşler ve değerlendirmeler yaptılar. Bu yorumlar tarıma dayandı ve neredeyse tarımda durumun iç açıcı olmadığı ve sıkıntıların çok fazla olduğu noktasına kadar vardığını içeren ifadeler oldu.
Yapılan eleştiri ve görüşler üzerine bu makaleyi kaleme alma lüzumunu hissettim. Yaptığım araştırmalar sonucu ortaya çıkan neticeleri siz okurlarımla paylaşmak istedim.
Gelişme gösteren ve hatta gelişmiş her ülkede sıkıntılar ve problemler olacaktır ve de olmaktadır. Bunlar hayatın gerçekleri arasındadır. Hükümetler, yerel yönetimler, siyasi partiler, odalar, borsalar, çiftçi kuruluşları, sivil toplum örgütleri, sendikalar ve diğer kurumlar bunları çözmek ve çözüm yolları üretmek için vardır.
Günümüzün dünyasında en önemli sorun ise barış problemidir. Dünyanın en zengini ve güçlüsü olan ülke ve onun başkanı, deli gibi her tarafa hukuk ilkelerini hiçe sayarak saldırıyor veya müdahalelerde bulunarak kendisini oraya taşıyan Yahudi sermayesine borç ödüyor. Savaşları durduracağım dediği hâlde savaşıyor ve savaşanlara destek veriyor.
Fakir güçsüz milletler ile gelişmekte olan ve hatta gelişmiş ülkeler bile bu durumun getirdiği ilave problemlerle boğuşmak mecburiyetinde kalıyor. Ortaya çok çeşitli problemler çıkıyor. Bu problemlerin tabiatıyla başında da ekonomi geliyor. Ekonomi deyince de;
Bunların haricinde;
Bütün bunlardan, savaştığı bölgelerden 10 bin km ötede olan ülke ve insanlar en az etkilenenler oluyor. O ülkenin de felsefesinin, kendi ülkesinde bile “ölen ölsün, kalan sağlar bizimdir” olduğunu da biliyoruz. Aynı devlet ve kişi nezdinde kendi ülkesi dışında ve Yahudilerin haricinde olanlar ise insan olarak bile değer bulmuyor.
Böyle bir dünyada Müslümanlar ve mazlum milletler bir masa etrafında toplanarak başta hukuk ve siyaset olmak üzere, ekonomik, askerî ve diğer ne gibi tedbirler alabileceklerini konuşabilecekler ki yeryüzünün barış dengesinde etkili olabilsinler. Sömürü ve zulümleri de durdurabilsinler. Adil gelir dağılımı için görüşler ortaya koyabilsinler. Bu konularda her ülkenin akademisyenlerine ve siyasilerine çok önemli görevler düştüğüne inanıyorum. Bunlar bugün için mümkün görünmüyor ama ileride ister istemez gerçekleşeceğini düşünüyorum.
Dünya böyle bir hengâme içerisinde yaşarken bizim ülkemizde de tarım da dâhil olmak üzere birçok konuda sıkıntılar yaşanıyor. Bunu fırsat bilenlerden bazıları, gerçeği yansıtıp yansıtmadığına bakmadan ve konuları incelemeden acımasızca eleştirilerini sıralıyorlar. Birçoğunun da hedefi, manipülasyon ve provokasyon yaparak halkı yanıltmak olduğu da net olarak görülüyor. Bu tenkitlerin çok doğru ve sağlam bilgilere dayanmadığı da hemen fark edilebiliyor. Hatta bazıları tarımın bittiğini, mahvolduğunu ve çiftçilerimizin perişan olduğunu yüksek sesle dile getiriyorlar. Bunları da genellikle sayısı onları geçen muhalefet partileri yapmaktadır.
Muhalefet yapanlar, konuları yapıcı bir şekilde ele alarak ve çözüm yolları da önererek ortaya koyarlarsa bir değer ifade edeceği gibi, milletimiz ve ülkemiz için yararlı olacaktır.
Bu durum beni tarım konusunu masaya yatırmaya götürdü. Şimdi 2002’de tarımımız neredeydi, bugünkü durumumuz nedir. Sağlam veriler üzerinden sizlerle birlikte bakalım.
TÜRKİYE VE TARIMI
YIL 2002:
HAYVAN VARLIĞIMIZ (2002):
YIL 2025 TARIMIMIZ:
HAYVAN VARLIĞIMIZ (2025):
Türkiye; meyve, şeker pancarı, domates, arpa, üzüm, patates, mısır, karpuz, elma, fındık, incir, ayva ve haşhaş yetiştiriciliğindeki başarısı ile dünyada 10 ülkeden biridir.
Türkiye fındık, kestane, kiraz, zeytin, çay ve üzüm mahsullerinde dünyanın ihracatçısı konumunu sürdürüyor.
Mutlaka ki her sektörde olduğu gibi tarım sektörünün üreticilerinin problemleri vardır. Talepleri de olacaktır.
Bu konuda söyleyeceklerim:
Ayrıca şunu da ifade etmek istiyorum. Türkiye bugünkü tarım potansiyeli ve gücü ile sadece 86 milyonu değil, 60 milyonu aşkın turisti, 1,5 milyon yabancıyı, 2,5 milyon civarında da Türkiye’ye göç etmek mecburiyetinde kalan insanları beslediğini göz ardı etmememiz gerekiyor.
Bu çalışmayı neden yaptığıma gelince:
Bizim ticari hayatımız dedemizden itibaren çiftçilerimizin, bilhassa pamuk, zeytin, tütün ve diğer tarım ürünleri üretenlerin ve hayvancılık yapanların tedarikçisi olarak geçti. Milletvekilliği dönemim başladığında beş çeşit ürüne prim desteği veriyorduk. Enerji komisyonu üyesi olduğum hâlde Aydın tarım ve hayvancılık bölgesi olduğu için çiftçilerin ve hayvancılık yapanların sorunları ile de ilgilenmek durumunda kalıyorduk.
İkinci dönemin grup yöneticilerini seçtiğimiz gece merdivenlerde Sayın Başbakan ile karşılaşınca kendisine çiftçinin durumunu hem ekonomik olarak hem de bizi ilgilendiren siyasi boyutu ile ilgili düşüncelerimi ifade edince, Sayın Başbakan “bunları ilgililere iletmiyor musunuz?” dediğinde, “sayın bakan bizi çağırıp dinlemiyor ki” dediğimi hiç unutmuyorum.
Bu görüşmenin verdiği enerji ile birlikte ve prim desteği verilen ürün çeşidini yeterli görmediğim için, bizzat Excel programı üzerinden özel bir çalışma yaparak ürün çeşidini 12’ye çıkaran, prim miktarlarını belirten, toplam giderlerini ve kaynaklarını da gösteren bir taslak proje hazırladım. Bu taslak projeyi Sayın Başbakan’a, ilgili bakanlara, ilgili komisyon başkanlarına gönderdim. Takriben 7-8 ay sonra prim verilen ürün sayısı arttı. O zaman ilgililer de bu konu üzerinde düşünüyor ve çalışıyorlar mıydı bilemiyorum.
Hayat devam ettikçe sorunlar bitmez. Bitenler olur ama yenileri ortaya çıkar. Hayatın akışı da böyledir. Halkı yönetirken insanı öne alırsanız problemleri çözmek kolaylaşır. Bir de akıllı ve milleti ile vatanını seven muhalefetiniz varsa onların da önerileri dikkate alınacağı için işiniz kolaylaşır. Öyle bir muhalefet var mı hep beraber bir düşünelim.
Değerli okurlarım, öncelikle hayırlı günler diliyorum. Bugünkü yazımı Cumhuriyet Dönemi’ne ayırarak, dönemi yorumlamak ve envanterini çıkarmak istedim.
Türkiye’nin ve Türk Milletinin Birikimleri ve Varlıklarının Bilançosu
BİRİKİMLER:
ÖĞRENCİ SAYILARI:
VARLIKLARIMIZ, NAKİTLERİMİZ VE BORÇLARIMIZ:
NAKİTLERİMİZ:
BORÇLARIMIZ:
Türkiye’nin borç stokunun GSYH’ya oranının dünya ortalamalarından daha düşük seviyelerde olması, güvenli bölgede olduğumuzun işaretini vermektedir.
MENKULLERİMİZ:
BÜYÜK SANAYİ KURULUŞLARI:
Birinci 500 Büyük Firma:
İkinci 500 Büyük Firma:
SAVUNMA SANAYİİ:
ÖZEL SERVETLERİMİZ:
KREDİ İMKANLARIMIZ:
TURİZM:
YURTDIŞI MÜTEAHHİTLİK HİZMETLERİ:
YATIRIMLAR:
KONUT DURUMUMUZ:
ORGANİZE SANAYİ BÖLGELERİMİZ:
Organize Sanayi Bölgelerinde Fabrika Sayıları:
Bu ve daha birçok tesis, köprü, otoyol, duble yol, tünel sayılabilir ve yazılabilir. Şimdilik bunlarla iktifa ediyorum.
Bu arada şunlara da değinmekte fayda olduğunu düşünüyorum.
Cumhuriyet Tarihi’ni bölümlere ayıracak olursak:
1. CHP DÖNEMİ (1924-1950):
Bu dönemde dünya milletleri ve bilhassa I. Cihan Harbi’nin mağlupları ve galipleri tekrar hesaplaşmak için yeni bir savaşa hazırlanırken, sanayilerini geliştirmeyi seçmişlerdir.
Türkiye nelerle meşgul oldu?
Osmanlı döneminde konuşulmaya ve tartışılmaya başlayan Cumhuriyet sistemini kurarken, Lozan’da sözlü olarak verilen vaatler doğrultusunda:
2. DP VE MENDERES DÖNEMİ (1950-1960):
Türk milleti, 14 Mayıs 1950 tarihinde 27 yıldır halka her türlü baskıyı kullanarak devleti elinde tutan CHP’yi büyük bir cesaret ve kararlılıkla iktidardan alaşağı etti. Bu, Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en önemli siyasi olayı olarak tarihî kayıtlara geçmiştir.
Bu dönemi bir iki cümle ile açıklayabiliriz: Bu dönemde Türkiye’nin her karış toprağı “şantiye”dir. O dönemde neler yapıldığı “Çakırbeyli Adnan Menderes Müzesi”nde açık ve net olarak görülmektedir.
3. ADALET PARTİSİ VE KOALİSYONLAR DÖNEMİ (1961-1980):
Bu dönemde 6 yıl süren Adalet Partisi ve Demirel vardır. AP birçok önemli ve büyük projelere imza atmıştır. ABD’nin desteği ile iktidara gelen Demirel ve AP, Seydişehir ve İskenderun’da kurulan fabrikalar ile Aliağa Rafinerisi’ni Ruslara yaptırınca Amerika’nın hışmına uğrayarak 12 Mart muhtırası ile iktidardan indirilmiştir.
1973-1980 yılları içerisinde siyasette Erbakan fırtınası esmiştir. Onunla “Ağır Sanayi” hamlesi ve “Kıbrıs Harekâtı” gerçekleşmiştir. Bugünkü savunma sanayinin temelinde Erbakan vardır.
4. 1980-2002 DÖNEMİ:
Bu dönemin içerisinde “Özal” devri vardır. Özal, milletin önünü ve ufkunu açan çok önemli işler yapmıştır. Türk milletinin dinî, fikrî ve siyasi hayatına sınırlamalar getiren 141, 142 ve 163’üncü maddeleri Türk hukuk hayatından dışarı atmıştır. Ucube bir uygulama olan, sanayi, ticari ve endüstriyel hayatın gelişmesini sınırlayan “Türk Parası”nı koruma kanununda düzenlemeler yaparak ülkenin ve müteşebbislerin önünü açmıştır.
Geriye kalan yıllar ise (1991-2002) kavga, kaos, anarşi ve terör vardır. 28 Şubat’ta devlet ve hükümet meselelerine müdahale eden askerler, ülkenin sosyal dönüşümünü zedeleyerek bölücülük yapmıştır. Bankalar batırılarak soyulmuş, ülkenin kaynakları bilhassa İsrail’e peşkeş çekilmiştir.
Türkiye bu yıllarda ilerleme kaydedememiş ve geri gitmiştir. 1991’de 3000 dolar olan kişi başına düşen millî gelir, 2002 yılında 2000 dolara gerilemiştir. Enflasyon doludizgin gitmiş, faizler yüksek seyir takip etmiş, IMF’ye muhtaç duruma düşülmüştür. Türkiye bu dönemde Amerika’dan “Başbakan yardımcısı” ithal etmiştir.
5. AK PARTİ VE ERDOĞAN DÖNEMİ:
Türk halkı, 2002’den geriye doğru on yılı, yani Özal sonrası dönemi çok özel bir değerlendirmeye tabi tutmuş ve 2002 yılında yapılan seçimlerde Türkiye’nin önünü açacak ve geleceğini düşünerek Cumhuriyet Tarihi’nin ikinci büyük olayını gerçekleştirip parlamentoda bulunan bütün partileri Meclis dışına öteleyerek AK Parti’ye çok büyük çoğunluk vererek iktidar yapmış ve “AK Parti ve Erdoğan” dönemini başlatmıştır.
Böylece Erdoğan liderliğindeki AK Parti, Cumhuriyet tarihinin en büyük kalkınma, gelişme ve yatırımlar döneminin başlamasını gerçekleştirmiştir. Türkiye, 24 yıldan beri iktidarını sürdüren AK Parti ve Erdoğan ile kaos ve kargaşa yerine huzur ve güveni yakalamış, gerileme yerini ilerlemeye bırakmış, her alanda ve sektörde büyük hamleler yapmıştır.
Bu dönemde AK Parti ve Erdoğan çok çeşitli ve farklı engellerle karşılaşmıştır. Parti kapatma davası ile boğuşmuş, isyana yönelik “Gezi” kalkışmalarına muhatap olmuş, hukuk ve askerî darbe teşebbüslerine maruz kalmış ama yılmamış, kararlılıkla yoluna devam ederek hepsini hakka ve halka olan inancıyla aşmıştır.
Bütün bunlar yaşanırken muhalefet ise ihanet edenlerin safında yerini almıştır.
Çevremizdeki ülkeler ile Avrupa’nın gıpta ile baktıkları, güçlü ve donanımlı bir “Türk Ordusu” meydana getirilmiştir. Ordumuz, Kıbrıs, Irak, Suriye, Somali, Azerbaycan ve Libya’da çok önemli işler yapmış ve gücünü ispat etmiştir. Türkiye’nin beş altı ülkede üssü olduğu gibi 15 ülkede de askerî varlığı vardır.
AK Parti, Erdoğan liderliğinde, “Planlı ve Programlı” uygulamalarıyla Türkiye’yi her alanda, her sektörde sürekli kalkınmayı gerçekleştirmiş ve yukarıda sayılan “Envanter”e sahip olmamızı sağlamıştır.
Türkiye’nin bölgesinde güç olması, dünya devletlerinin dikkatinden kaçmadığı gibi, ülkemizin ve milletimizin yeryüzündeki saygınlığını da artırmıştır.
Bu dönemdeki diplomasi trafiğinden kısa notlar:
AK Parti ile birlikte yapılan dış politika açılımları:
Cumhuriyet Dönemi ile ilgili notlarımızı şimdilik burada noktalayalım.
Saygılarımı sunar, sağlıcakla kalın diyorum.
Değerli okurlar, sizlere öncelikle en içten sevgi ve saygılarımı iletmek istiyorum.
Bugünkü yazımda Türkiye’nin gündemini meşgul eden, aynı zamanda demokrasimizin tahrip edildiğinin tespiti olan CHP ile ilgili “Butlan” kararı hakkında düşüncelerimi ve görüşlerimi aktarmak istiyorum.
Türk ve dünya siyasi partiler tarihinde eşini görmediğimiz bir olay yaşadık.
İki yılı aşkın bir süreden beri devam eden bu dava neticede mahkeme, CHP’nin kongresinde delegelerin menfaat karşılığı iradelerinin satın alındığına hükmetmiş ve kongreyi iptal etmiştir.
Bu karar neticesinde CHP’nin 38. kurultayı iptal edilmiş ve bu kurultaydan sonra yapılan işler de otomatik olarak ortadan kalkmıştır.
CHP’nin yaşadığı ve parti içi hiziplerin kavga ve rekabeti sonrası savcılıklara yapılan suç duyuruları sonucu açılan davaya, itirafçıların ifadelerinin de dosyaya girmesi ile mahkeme “Butlan” kararı vererek Kemal Kılıçdaroğlu ve yönetiminin CHP’de göreve gelmesi yönünde kararını vermiştir.
Cumhuriyet dönemi siyasi tarihi ve seçimleri içerisinde, bilhassa yerel seçim listelerinin hazırlanmasında çeşitli zamanlarda mahkemelere intikal etmeyen ama halk arasında yapılan dedikoduları dikkate aldığımızda birçok siyasi partide ortaya çıkmamış olayların yaşanmış olabileceğini düşünebiliriz.
Bilhassa 31 Mart 2024 seçimlerinde, birçok il ve ilçede listelerin tanziminde demokrasiye aykırı işlerin yapıldığını ve bunları halkın konuştuğunu mutlaka duyanlar olmuştur.
Mahkemenin verdiği “Butlan” kararı öncelikle CHP’yi bağlamış ve bazı yaptırımlar da getirmiştir. Böylece CHP yönetimi değişmiştir.
Her ne kadar mevcut yönetim kararı tanımadığını ilan etse de CHP’nin karargâhı olan Genel Merkez binasını polis zoru ile de olsa terk etmiş, mahkemenin kararına istemeyerek de olsa boyun eğmiştir. Bu durum CHP için hukukun üstünlüğü adına doğru bir hareket olmamıştır.
Butlan kararı, Türk siyasi tarihi içerisinde çok önemli bir yere oturmuştur. Bu karar yaptırımları açısından CHP’yi bağlamakla birlikte, diğer siyasi partiler tarafından dikkatli ve üzerinde düşünülerek incelendiği takdirde, Türk demokrasisinin geleceğinin inşasına kalite ve ahlak yönü ile katkı yapabileceğini düşünüyorum.
Karara bu açıdan bakılırsa, bütün siyasi partilerin bir araya gelerek demokrasinin sağlıklı, doğru ve temiz bir zeminde işlemesi için çalışmalar yapmaları gerektiğine inanıyorum.
Bu çalışmalar öncelikle:
Anayasa’nın yeniden yerli ve milli bir anlayışla, tarihteki yerimizi dikkate alan, inanç değerlerimizle bütünlük arz edecek şekilde yazılmalı,
Siyasi Partiler Kanunu da halkın iradesini en iyi ve en doğru yansıtacak hâle gelecek şekle getirilmeli,
Seçim kanunu da seçmenin iradesini doğrudan ortaya koymasını sağlayacak bir sistem olacak şekilde tartışılmalı ve düzenlenmeli (dar veya daraltılmış bölge). Böylece seçmen hem milletvekilini hem de bağlı olduğu partiyi daha dikkatli bir şekilde seçmesi gerçekleşmiş olabilir.
Bu durum seçmenin milletvekilini siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel görüşleri ile tanımasını sağlayabileceği gibi, kültürel birikimi, halkla ilişkiler yönü ile de daha isabetli değerlendirme imkânı verecektir.
Ayrıca milletvekili ile birlikte seçmenin sorumluluğu da artacaktır. Böylece milletvekilinin de hesap vereceği toplum meydana gelecektir.
Milletvekili partisi ile anlaşmazlığa düşerek istifa ederse veya ihraç edilirse vekilliği düşmeli ve 3 ay içerisinde bölgesinde seçime gidilmelidir.
Butlan kararı üzerinde siyasi partilerimiz derinlemesine düşünceler geliştirebilirse partilerin “Anayasa”sı olarak da kabul edilen tüzüklerini yeniden gözden geçirmeleri gerekebilir. Böyle bir çalışma demokrasimiz ve “siyasi ahlakımızın” kökleşmesi için çok faydalı olacağını düşünüyorum.
Mahkemenin CHP’nin 38. kurultayında yapılan seçim ile ilgili delegelerin oylarının bir bedel karşılığı yön değiştirmesi ile ilgili tespitleri siyasi hayatımız ve demokrasimiz için bir nevi “yüz karası” niteliğindedir.
Bu tespitleri bütün siyasi partiler dikkate almalıdır.
Halka güven verecek hukuki tedbirleri almak için “Demokrasi Komisyonu” kurulabilir.
Siyaset yapmak isteyen vatandaşlarımızın ortaya çıkabilmelerine imkân ve zemin hazırlayan bir yapı kurulmalıdır.
Bugün siyasi partilerimiz il, ilçe, belediye başkanlarını, milletvekillerini ve diğer yöneticilerini kısır bir döngü içerisinde yapılan araştırma ve inceleme sonucu “atama” usulü ile yaptıklarını biliyoruz.
Bu atama usulünün demokrasinin bizatihi kendisi ile uyumlu olmadığını halkımız görüyor ve bu durumdan sürekli şikâyet ettiğini görüyor, biliyor ve dert yandığını da bizzat dinliyoruz.
Butlan kararı ile mahkeme son olarak şunları da söylüyor diye düşünüyorum:
Son bin yılın tarihine yön vermiş, süper güç olarak uzun bir hayat sürmüş, temsil ettiği medeniyet yönü ile adil olmuş, adalet dağıtmış büyük ve necip Türk milletine bölgenin ve dünyanın ihtiyacı vardır.
Onun içindir ki siyasi hayatımıza “ahlak ve edep” çok iyi bir şekilde yerleştirilmeli, demokrasimiz yeryüzünde örnek alınacak şekilde güçlendirilmeli ve halkın katılımı azami seviyeye çıkarılmalıdır.
Gazeteciler objektif bakış açısıyla, özgür ve bağımsız bir şekilde, hak ve halk adına işini yaparken;
Bu anlayışla hareket eden bir gazeteci, bir olayı gündeme taşıyıp yapılan yanlış işleri araştırarak yazmışsa, muhatap alınan ve itham edilen kişi ve kurumun yapacağı birkaç şey vardır:
Geçtiğimiz gün Aydın’da yazdığı bir yazı ile görüş ve düşüncelerini açıklayan, gazetecilik ilkelerine de sahip olduğuna inandığım Süleyman Topbaş, sokak ortasında saldırıya uğradı.
Bu saldırının; özgür, samimi, sevgi ve saygı anlayışlı insanların yaşadığı bir şehir olan Aydın’da meydana gelmesi çok üzücüdür.
Bu şehr-i Aydın ki;
Bir gazeteciye, sokak ortasında, Aydın’ın en meşhur meydanında, emirle hareket eden birkaç kişinin yaptığı bu saldırı, insanın özgürlüğüne ve düşüncesine yapılmış bir saldırıdır.
Bu menfur saldırıyı Aydınlılar asla kabul etmez.
Buradan ben de sesleniyorum:
Sayın Osman Gazi Cihangiroğlu, bu olayı telafi edici bir çalışma yaparak konuyu parti ve ocak üst birimlerine taşımalısınız.
Aydın Emniyeti de bu olayın üzerinde sıkı durmalı ve bu saldırıyı gerçekleştirenleri adalete teslim etmelidir.
Basın camiası da bu olayı gündeminde tutmalıdır.
Değerli okurlar,
Türkiye, Cumhuriyet döneminde çok sayıda siyasi ve ekonomik krizlerle boğuşmak mecburiyetinde kalmıştır. Ama milletimiz her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmış ve bütün krizlerden ve darbelerden güçlenerek çıkmayı başarmıştır.
Günümüzde de iki yılı aşkındır ekonomik krizle mücadele etmekte, sıkı para politikası ile enflasyonu düşürmek için gayret etmekte ve büyük bir uğraş vermektedir.
Bu politikalar yürütülürken İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran, LeadWorld İş ve Ekonomi Forumu’nda yaptığı konuşmasının doğru aksettirilmediğini ve “kırılganlığın artmasını önleyecek bir program revizyonu öneriyorum” diye 17 Nisan’da bir düzeltme yapmıştır.
Görüşlerini şöyle özetlemiştir:
• Savaş ortamında, petrolün varilinin 90-100 dolara çıktığı bir dönemde enflasyonla mücadelenin bir anlamı kalmadığını ifade ederek, bugün geldiğimiz noktada enflasyon %27’dedir. Mücadeleyi bıraktım derseniz ise ulaşılacak nokta %32’dir diyor.
• Belki de enflasyonla mücadele programı yanında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın çizdiği stratejik ürün ve odak alanları etrafında ortaya koyduğu HIT-30 (Yüksek Teknoloji Yatırım) programı paralelinde bir dönüşüm programına geçmeyi tartışmanın doğru olabileceğini belirtiyor.
Hakan Aran:
• “Enflasyonla mücadele programına ara verilip, sanayinin dönüşümü programına odaklanılması gerektiği” yönünde açıklamalarının net anlaşılamadığını ifade ediyor ve “Bu konjonktür normalleşene kadar yeni bir denge noktasında oluşacak, reel sektör ve sanayide kırılganlığın artmasını önleyecek bir program revizyonu öneriyorum” diyor.
• “Enflasyonla mücadele programına dönük açıklamalarımın yansımasında tercüme hataları var. Şahsen bugün uygulanan programı ilk günden bu yana destekliyorum.
• Noksanlıklarına rağmen enflasyonun ana sorun olduğunu ve önceliğin de bu olması gerektiğini söylüyorum.
• Bu konjonktür normalleşene kadar yeni bir denge noktasında oluşacak, reel sektör ve sanayide kırılganlığın artmasını önleyecek bir program revizyonu öneriyorum” demiştir.
Acaba Hakan Aran’ı bu konuşmaya sevk eden saik, HIT-30 programının aynı zamanda 30 milyar dolarlık bir teşviği barındırması olabilir mi?
Teşvik Paketi’nin içeriğinde:
• Veri Merkezi Çağrısı: Programın destek bütçesi 1,5 milyar dolar,
• Yapay Zekâ Çağrısı: Destek bütçesi 1,6 milyar dolar,
• Kuantum Çağrısı,
• Endüstriyel Robot Çağrısı: üretilen endüstriyel robot başına 5.000 dolar hibe desteği
Ve daha birçok ve çeşitli destekler bulunuyor.
Mevcut ekonomik program uygulamalarından en büyük kârları elde eden bankaların 2025 yılı verilerini de bir gözden geçirelim.
İş Bankası:
• Net Kâr: 67,8 milyar TL kâr elde etmiştir. (Takriben 2 milyar $) 2024’e göre %50 artmış.
• Bankanın Kredi Hacmi: 2 trilyon TL.
• 4. Çeyrek Kârı: 23,8 milyar TL. (Beklenti 16,2 milyar TL)
• Öz kaynak büyüklüğü: 360,5 milyar TL.
• Vatandaşlardan topladığı mevduatı; yatırımcılara ve tüketim kredisi ihtiyacı olanlara satarak sermayesine %18,81 kazandırmıştır.
Türkiye’de faaliyet gösteren 10 büyük banka 2025 yılını 674,8 milyar TL kâr ile kapatmıştır. (Takriben 18 milyar $)
On büyük bankanın aktif büyüklükleri: 38 trilyon TL (Takriben 1 trilyon $)
Nasıl ki kapitalist sistemde büyük sermaye daha da büyüyorsa, Türkiye’de de aynısı devam etmektedir.
Konunun uzmanı olanlar ve Müslümanlık kimliklerini öne çıkaran ilim ehli ile sermaye sahibi kişiler, bu topluma yeni öneriler sunmak ve bunların hayata geçirilmesini sağlamakla mükellef oldukları kanaatimi ifade etmek istiyorum.
1908 Meclis-i Mebusan seçimlerinde aday olan Tireli Halil Akif, seçim beyannamesinde Avrupa’nın yükselişinin temelinde büyük sermayenin olduğunu söylüyor ve küçük sermayelerin bir araya getirilmesi gerektiğine işaret ediyor.
Mebus adayı Tireli Halil Akif daha da ileri giderek, “Millet-i Osmaniye payidar olabilmek için 25-30 seneye kadar Avrupalıların derece-i terakki ve kemaline vâsıl olmak yolunu tutmak, yahut bütün bütün mahv ve münkariz olmakta muhayyer bulunuyor” diyerek kehanet gibi bir görüşünü de ortaya atıyor.
Yine 1423 yılında Edirne’de yağ ticareti ile uğraşan Hacı Muslihiddin, tek başına temel amacı sıkıntıya düşen esnaf ve tacire yardımcı olmak için o güne göre önemli miktarda sermaye ayırarak “Para Vakfı” kurmuş. Bazı memleketlerini de vakfa bağlamıştır.
Para Vakıfları, 19. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı topraklarında yaygınlaşmış ve hayat sürmüştür.
Bugün dünya toplumunun bankaların esiri olarak yaşamakta olduğunu düşünüyorum.
Müslüman ilim ehli kişiler, kendilerine şu soruyu sorarak arayış içerisine girmeli midir acaba?
“Kur’an bana nasıl bir ekonomik sistemi kurmamı emrediyor?” ve onun emirlerine göre ben de bu emre uygun müesseseler oluşturmak için ne tür çabalar göstermeli ve fikir üretmeliyim ki insanları etrafımda toplayabileyim.
2000 yılından önce bir uçak yolculuğunda yan yana geldiğim MÜSİAD Başkanı’na bu anlayış içerisinde, o günlerde özelleştirilmesi düşünülen Halk Bankası’nı satın almalarını teklif ettiğimde hiç oralı olmadı ve üzerinde de düşünmedi.
Dünyada Siyonizm’in güdümündeki Kapitalizm’le mücadele o kadar kolay değildir.
Kolaylaştırmak için güvenilir insanlar eliyle yapılacak ve inanılırlığı olan orta-uzun vadeli plan ve projeler geliştirilerek küçük sermayelerin bir araya getirilmesi günümüzde önem arz ettiğini düşünüyorum.
Ama 90’lı yıllarda yapılan hesapsız, kitapsız, plansız ve programsız bir şekilde gerçekleştirilen mark toplama uygulamalarından bahsetmiyorum.
Günümüz şartlarına uygun, Osmanlı’daki Vakıf sisteminin modernize edilerek A.Ş. çatısı altında bankalara alternatif “Finans Kuruluşları”ndan bahsediyorum. Uygulama şekli tartışılarak netleştirilebilir.
Bir araya getirilen bu küçük sermayelerin temettü gelirleri dikkate alınmalı, hisselerin değer artışları olacak şekilde kârlı yatırımlara veya ortaklıklara yönlendirilerek yeni ve sağlam temelleri olan bir finans sektörü ortaya çıkarılmalıdır. Hisselerin değer kaybetmesini önleyecek tedbirler de alınmalıdır.
Dünyada birkaç tane büyük grubun yönettiği fonların onlarca trilyon dolar tutarında olduğunu görüyoruz.
Bu işlere bugün başlarsanız 10-20 yıl içerisinde önemli neticeler alınabilir. Başarılı, verimli ve güvenli bir yapı kurulması halinde içeriden ve dışarıdan yatırımcılar yer almak için bu gibi kuruluşlara yönelebilirler.
Bu konuda daha çok düşüneceğiz, ya da kapitalist sistemin ürettiği modele ve bu modelin organları olan bankaların egemenliğine boyun eğmeye devam edeceğiz.
Hepimiz inanıyoruz ki nasıpleri ve rızıkları dağıtanın Cenab-ı Hak olduğunu düşündüğümüzde, işin sonucu ile ilgili olarak oluşabilecek büyüme hızını kestiremeyebiliriz.