DOLAR

48,6519$%0,06

EURO

56,1498%-0,06

GRAM ALTIN

6.794,35%1,20

ÇEYREK ALTIN

11.107,00%1,18

TAM ALTIN

44.266,00%1,16

BİTCOİN

3687428฿%-0.46947

Sabah Vakti a 02:00
Aydın °
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Alpagut Kürşad Üçer

Alpagut Kürşad Üçer

25 Ağustos 2026 Salı

Çektiğin Sıkıntıya Değer mi?

Çektiğin Sıkıntıya Değer mi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sade Bir Bakışla Hakikat, İllüzyonlar ve Günlük Hayat

Bizim gibi kendi halinde dirsek çürütmüş, okumuş ama garipliğini de üstünden atamamış insan zaman zaman durup düşünür: Hakikatin peşinde koşmak, kafa yormak ve yazıp çizmek için çekilen bunca çileye değer mi? Dünya kendi rutininde akıp giderken, insanlar sunulan kolay renklere inanmayı seçerken derin meselelerle uğraşmak insana bazen boş bir yük gibi gelebilir.

Fransız yazar Montaigne de vaktiyle toplumların bu yapısını incelerken benzer bir tespitte bulunur. İnsanların aldatılmaya ve sunulan masallara kanmaya ne kadar meyilli olduğunu şu sözlerle ifade eder:

“İnsanlar kendilerine anlatılan masallara inanmaya o kadar hazırdır ki, aldatılmak için adeta fırsat kollarlar. Toplumlar, kendi yarattıkları veya kendilerine sunulan illüzyonlara tapmayı gerçeklere tercih eder.”
— Michel de Montaigne

Zihin, yapısı gereği karmaşık doğrularla uğraşmaktansa rahatlatıcı yalanlara sığınmayı daha konforlu bulur. Gerçeği aramak emek ve sorumluluk ister. Kalabalıkların aldanışı kabullenmesi de çoğunlukla bu kolaycılıktan kaynaklanır.

Ancak hayat sadece yüksek felsefi düşüncelerden ibaret değildir. En ciddi meselelerin ortasında bile gündelik hayatın sade bir detayı bir anda bütün havayı değiştirebilir:

— “Aha, kediye bak…”
— “Tanıdın mı abi, bizim sokağın kedisi bu.”
— “Dünyanın derdi bunu hiç bağlamıyor, çok da efendi…”

Hayatın dengesi de buradadır. Büyük aldanışların ve derin sorgulamaların yanında bir sokak köşesindeki bu sade ve mütevazı anlar insana nefes aldırır. Oysa gerek sosyal medyadan gerekse ekranlardan hayatımıza sınırsız bir şekilde yalan akmakta. Herkes kendini farklı göstermekte. Olmayan başarılar, olmayan para, toplumu daha da hayal dünyasına sürükleyecek gerçek olmayan bir illüzyon. Elbette ki amacı var. Elbette ki bir yerden yönetiliyor. Ama yaşadığın bu hayat çektiğin sıkıntılara değer mi?

El cevap atasözünde:

“Yalanın ayağı topaldır.”

Sıkça dile getirildiği gibi, yalan ne kadar hızlı yol alırsa alsın uzun soluklu olamaz. Temeli sağlam olmayan hiçbir fikir veya aldanış sonuna kadar sürdürülemez; günün sonunda mutlaka aksar.

Yani anlayacağın, çekilen emek de sıkıntı da boşa gitmiyor. Futbol maçı gibi biraz; doksan dakika boyunca tribün patırtı yapar, hakem yanlış düdük çalar, rakip oyuncu kendini yere atar penaltı diye bağırtır… Ama uzatmalarda ceza sahasının dışından öyle bir vurursun ki top tam doksana takılır, muhabbet orada biter. İnsan doğru bildiğinin peşinden gidiyorsa, o tek golü atmak için çekilen her kahra değer.

Devamını Oku

Beklerken

Beklerken
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Adli tatilde adliye daha sessiz oluyor. Koridorlar boş sayılır. Kalemlerin kapısı aralık, ışıkların bir kısmı sönük. Çay ocağından gelen ses bile diğer günlere göre daha az. Fakat ağır cezada tutuklu iş varsa tatil pek işlemiyor. Yine erkenden geliyorsunuz; dosya koltuğun altında, cübbe elde, duruşma saatini bekliyorsunuz.

Beklemek, avukatlığın görünmeyen taraflarından biridir.

Dışarıdan bakıldığında herkes duruşmayı görür. Oysa mesleğin önemli bir bölümü koridorlarda geçer. Cezaevi aracının gelmesini, SEGBİS bağlantısının kurulmasını, önceki dosyanın bitmesini beklersiniz. Arada mübaşir dost kapıdan başını uzatır:

“Biraz daha bekleyeceğiz.”

Sonra yine sessizlik olur. Yanınızdakiyle birkaç kelime konuşulur. Önce havadan, sıcaktan, memleketten başlanır. Söz bir süre sonra insanlara, eski dostlara ve geçip giden yıllara gelir.

Belli bir yaştan sonra çevreyle kurulan ilişki değişiyor. Gençken herkese kendimizi anlatmak istiyoruz. Yanlış anlaşıldığımızda hemen açıklama yapıyor, haksız bir söz duyduğumuzda cevap vermeye çalışıyoruz. Yıllar geçtikçe bazı cümlelerin boşuna kurulduğunu fark ediyoruz. Karşı taraf anlamak istemiyorsa en doğru sözün bile fazla karşılığı olmuyor.

Bu nedenle her meselede son sözü söylemeye çalışmamak gerekiyor. Her tartışmanın içine girmek cesaret değildir. Bazen cevap vermemek, bazen bulunduğunuz yerden uzaklaşmak daha doğrudur.

Çevreyle uyumlu olmak, her davranışı kabul etmek anlamına gelmez. Uyum dediğimiz şey, kişiliğimizden vazgeçmeden bulunduğumuz yeri tanımaktır. Kiminle ne kadar konuşacağımızı, kime ne kadar güveneceğimizi bilmektir. Herkesi kendimiz gibi kabul ederek yaşamak iyi niyet sayılabilir; fakat iyi niyetin yanında biraz da tedbir bulunmalıdır.

İç Anadolu’da (Niğde) hayat bunu insana erken öğretir. Sabah hava açık görünür, akşam ayaz iner. Yola çıkan kişi güneşe aldanmaz; yanına ceketini de alır. İnsan ilişkilerinde de bugünkü güler yüze bakarak hüküm vermemek gerekir. Gün gelir işler değişir. O zaman kimin nerede durduğu daha iyi anlaşılır.

İnsanlar çoğu zaman sözleriyle tanınmak ister. Kendilerini dürüst, vefalı ve güvenilir olarak anlatırlar. Fakat karakter, anlatılanlardan çok davranışlarda ortaya çıkar. İyi günde yanınızda duran çok olabilir. İşiniz bozulduğunda, hakkınızda yanlış bir söz söylendiğinde veya gücünüz azaldığında çevrenizde kalanların sayısı değişir.

Bu yüzden güven hemen verilmemelidir. Zamanla oluşmalı, yaşananlarla sınanmalıdır. Bir kişinin size değil, sizden bir beklentisi olmayan insanlara nasıl davrandığına bakmak gerekir. Çünkü asıl huy, çıkarın bulunmadığı yerde kendisini gösterir.

Hayat yorgunluğu yalnız bedensel değildir. Bazen aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmaktan yorulursunuz. Değişmeyecek kişileri değiştirmeye çalışmak, her yanlış anlaşılmayı düzeltmek ve her kırgınlığı onarmak insana ağır gelir. Bir süre sonra yük azaltmaya başlanır. Her davete gidilmez, her konuşmaya katılınmaz, herkes dost sayılmaz.

Bunun adı küsmek değildir; biraz sadeleşmektir.

Sadeleşmek, insanları hayatımızdan öfkeyle çıkarmak değildir. Kimin nerede duracağını belirlemektir. Bazılarıyla aynı sofraya oturulur ama sır paylaşılmaz. Bazılarıyla selamlaşılır ancak uzun yola çıkılmaz. Çok az kişiyle de konuşmadan anlaşılır. Yaş ilerledikçe kalabalık azalır, fakat kalanların değeri daha iyi bilinir.

Koridordaki sohbet sırasında söz Cemil Meriç’e kadar geliyor. Onun düşünce dünyasının temelinde, hazır hükümleri kabul etmeden önce sorgulamak vardır. Bilgi sahibi olmak önemlidir; ancak o bilgiyi yerinde kullanmak daha önemlidir. Çok okumuş olmak da tek başına yetmez. İnsan, bildiğinin davranışına ne kadar yansıdığıyla ölçülür.

İnsan aklını kullanmalı ama kendisini herkesten üstün görmemelidir. Hepimizin yanıldığı, yanlış kişiye güvendiği veya yanlış yerde gereğinden fazla kaldığı olmuştur. Mesele hiç hata yapmamak değildir. Akıllı kişi, yanıldığını fark ettiğinde aynı yolu bile bile yeniden yürümeyendir.

Bundan sonrası için büyük ve gösterişli planlar kurmaya da her zaman gerek yok. Sağlığı korumak, borcu ölçülü tutmak, işi aksatmamak, aileyle bağı kaybetmemek ve güvenilir birkaç kişiyi yanında bulundurmak çoğu zaman yeterlidir. İnsan her şeyi kazanamaz. Herkesi de memnun edemez. Fakat elindekini doğru tutarsa hayatını daha sağlam sürdürebilir.

Bir de geçmişin yükünü sürekli taşımamak gerekiyor. Yaşananı unutmamak başka, her gün yeniden yaşamak başka şeydir. Kırgınlıklar ders olarak kalmalı; hayatın tamamına dönüşmemelidir. Yoksa zarar veren kişi çoktan yoluna devam ederken yükü sırtımızda biz taşırız.

Koridorda otururken bunlar konuşuluyor. İçeride bir kişinin hürriyeti hakkında karar verilecek.

Dışarıda ise herkes kendi hayatının hesabını yapıyor. Bir tarafta dosyalar, tutanaklar ve kanun maddeleri; öte tarafta geçip giden yıllar var.

Meslek insana çok şey öğretiyor. En başta da hiçbir olayın dışarıdan göründüğü kadar basit olmadığını. Her dosyanın arkasında başka bir hayat, her sert sözün gerisinde başka bir korku veya hesap bulunabiliyor. Bu nedenle hüküm vermeden önce biraz durmak, dinlemek ve düşünmek gerekiyor.

Mübaşir dost birazdan kapıya çıkıp dosyanın adını söyleyecek. Sohbet yarım kalacak. Cübbeler giyilecek, dosyalar toparlanacak ve salona girilecek.

Hayat da biraz böyle ilerliyor. Bazı konuşmalar tamamlanmıyor, bazı soruların cevabı hemen bulunmuyor. Yine de vakti gelince ayağa kalkıp yürümek gerekiyor.

O sırada insanın aklına, Anadolu’da yolu ve ömrü birkaç kelimeyle anlatan o tanıdık türkü geliyor:

“Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece…”

Gerisini herkes içinden tamamlıyor.

Devamını Oku

Su Gibi Olmak

Su Gibi Olmak
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan, bazen bütün kuvvetini yanlış yerde harcıyor. Karşısına çıkan her engeli kaldırması, söylenen her söze karşılık vermesi, uğradığı her haksızlığın hesabını o anda sorması gerektiğini düşünüyor. Böyle olunca günlerimiz; kırıcı bir cümlenin, trafikte yaşanan küçük bir gerilimin, aile içinde uzayıp giden bir tartışmanın peşinde tükenip gidiyor.

Hayat önümüze küçücük bir taş bırakıyor; biz yolumuza bakmak yerine onun başında bekliyoruz.

Sufilerin “su gibi ol” öğüdü, insanın bu hâline söylenmiş gibidir. Çünkü akarsu, karşılaştığı her şeyi düşman saymaz. Önüne bir engel çıktığında onunla didişmez; kıyısından geçer, başka bir aralık bulur, yönünü kaybetmeden ilerler. Maksadı taşı yenmek değil, varacağı yere ulaşmaktır.

Bizim oralarda, İç Anadolu’da tabiat insana bunu erkenden öğretir. Kış ayazlı, toprak sert, mesafeler uzundur. Her rüzgâra göğüs verilmez; kimi zaman başını biraz eğip yürümek gerekir. Bu davranış boyun bükmek değildir. Gücünü, fayda vermeyecek bir çekişmede tüketmemektir.

Her söze cevap vermemek korkaklık sayılmaz. Her tartışmaya katılmamak yenilgi değildir. Bazı insanları değiştirmek için uğraşırken kendi ömrümüzü geciktiririz. Bir kapı kapanmışsa önünde yıllarca beklemek yerine, açık kalan pencereye bakmak gerekir. Zira insanın asıl vazifesi, önüne çıkan her şeyi düzeltmek değil; kendi istikametini korumaktır.

Yine de bütün engellerin çevresinden dolaşılmaz. Bazen karşımıza ufak bir taş değil, geçit vermeyen koca bir kaya çıkar. Hastalık, geçim derdi, yıllarca emek isteyen bir meslek, korunması gereken bir yuva yahut savunulması gereken bir hak… İşte o vakit akarsu kaçmaz; damla damla aynı yere düşer. Kayayı delen, suyun bir anda gösterdiği kuvvet değil, vazgeçmeden sürdürdüğü harekettir.

Sabır da bundan başka nedir ki? Sessizce oturup kader beklemek değil; netice hemen görünmese bile doğru bildiğin işi devam ettirmektir. Her gün birkaç sayfa okumak, borcun azını ödemek, kırılan güveni küçük davranışlarla onarmak, düştüğünde yeniden doğrulmaktır.

İnsan büyük sonuçlara hayran olur, fakat onları meydana getiren küçük adımları çoğu kez önemsemez. Oysa bir kitap tek gecede yazılmaz; her gün eklenen birkaç satırla tamamlanır. Bir aile gösterişli sözlerle değil, zamanında yerine getirilen sade vaatlerle ayakta durur. Bir ömür de ansızın değişmez; tekrar edilen doğru tercihlerle yön kazanır.

Montaigne’in denemelerinde sıkça hatırlattığı gibi, mesele uzun yaşamak değil, yaşanan zamanı hakkıyla değerlendirmektir. Hakkıyla yaşamak ise her mücadeleden galip çıkmak anlamına gelmez. Nerede konuşacağını, ne zaman susacağını; hangi engeli aşacağını, hangisini geride bırakacağını bilmek demektir.

Tutukluluk gözden geçirme duruşması beklerken şimdi paylaşmaya kararlıyım bunları.

Akan su berraklaşır, durgun kalan bulanır. İnsan da eski bir kırgınlığın içinde fazla beklerse içi ağırlaşır. Geçmişten ders alınır; fakat oraya ev kurulmaz. İlerlemek, unutmak değildir. Yaşananı inkâr etmeden, yükünü hafifleterek yola devam etmektir.

Bugün önümüzde çözülmemiş işler, içimizde dinmeyen sızılar bulunabilir. Hepsini bir günde ortadan kaldırmak zorunda değiliz. Bazen küçücük bir başlangıç yeter: Ertelenen telefonu açmak, yarım kalan işe dönmek, gönlünü kırdığımız kişiden özür dilemek ya da bir kez daha denemek…

Karşındaki engel ufaksa yanından geç. Kaçınılmazsa sabırla aşındır. Yeter ki istikametini unutma ve yürümekten vazgeçme. Çünkü yolunu bilen her dere, er geç denizini bulur.

Dadaloğlu’nun dilinden söylersek:

Kalktı göç eyledi Avşar illeri,
Ağır ağır giden iller bizimdir.
Arap atlar yakın eyler ırağı,
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.

Devamını Oku

Rüzgârgülü ve Köksüzlük: Siyasette Rozet Değiştirmek

Rüzgârgülü ve Köksüzlük: Siyasette Rozet Değiştirmek
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Siyasette Rozet DeğiştirmekSiyaset, doğası gereği inançların, toplumsal vizyonların ve fikirlerin çarpıştığı bir arenadır. Bir insanın zaman içinde okudukça, tecrübe ettikçe fikirlerinin olgunlaşması ve değişmesi son derece doğal, hatta takdir edilesi bir durumdur. Ancak siyasetteki “rozet değişimleri” her zaman derin bir fikri evrimin sonucu olmaz; çoğu zaman rüzgârın yönüne, gücün merkezine ve iktidar matematiğine göre şekillenir.

İşte tam bu noktada, “aslını gizlemek” veya “köksüzlük” mefhumu, siyaset sahnesinde çok daha keskin ve dramatik bir hal alır.

Fikri Evrim mi, Siyasi Göçebelik mi?

Dün en ağır sözlerle eleştirdiği, ideolojik olarak taban tabana zıt olduğu bir partinin kürsüsüne bugün alkışlar eşliğinde çıkan bir siyasetçi, sadece yakasındaki rozeti değiştirmiş olmaz; kendi geçmişinin, söylemlerinin ve ona inanan insanların hafızasının üzerine ağır bir perde çeker.

Bu perdeyi kapalı tutmak, yeni “aslına” uyum sağlamak için eski yol arkadaşlarına en sert eleştirileri yöneltmek zorunda kalır. Çünkü yeni girdiği evde kabul görmesinin yegâne yolu, eski evini ne kadar şiddetle reddettiğini kanıtlamasından geçer. Bu durum, siyasetçiyi sürekli bir “ispat” yorgunluğuna ve kendi geçmişiyle bitmek bilmeyen bir savaşa sürükler.

Varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre, insanın kendi gerçeğinden kaçıp güce veya koşullara göre başka bir role bürünmesini “Kötü Niyet” (Mauvaise Foi) kavramıyla açıklar. Bunu siyasi arenaya uyarladığımızda karşımıza şu çarpıcı tablo çıkar:

“İnsan, inandığı davanın değil de menfaatinin gerektirdiği maskeyi takmaya başladığında, artık kendi iradesiyle var olan bir özne değil, sadece koşulların savurduğu bir nesnedir. Kendi gerçeğine ihanet eden, sonunda hiçbir şeye dönüşür.”

Güven İllüzyonu ve Yazısız Kural
Siyasette aslını gizleyerek taraf değiştirenler, geçiş yaptıkları ilk gün büyük bir zafer edasıyla karşılanırlar.
Kameralar patlar, tebrikler peş peşe gelir. Ancak siyasetin o soğuk ve yazısız kuralı, o salondaki herkesin bilinçaltında fısıldamaya devam eder:
“Dün makam ve rüzgâr için kendi davasını terk eden, yarın rüzgâr tersine esmeye başladığında bizi de terk edecektir.”

Kurt, tüyünü değiştirse de huyunu değiştirmez.

Aslını gizleyerek yeni bir kalıba giren siyasetçi, gücü elinde tuttuğu sürece etrafında kalabalıklar bulur ama asla derinden sevilmez, hiçbir “davanın” gerçek bir neferi olarak tarihe geçmez ve ona tam anlamıyla güvenilmez.

Devlet adamı ve şair Ziya Paşa,
meşhur Terkib-i Bend eserinde;
güce göre şekil alan, aslını ve niyetini süslü sözlerin, yeni rozetlerin arkasına saklayabileceğini düşünenlerin bu nafile çabasını, halkın o sessiz ama keskin ferasetiyle şu muazzam beyitte yüzlerine vurur:

“En ummadığın keşfeder esrâr-ı derûnun,
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”

(İçindeki o gizli sırları, aslını ve niyetini en beklemediğin kişi ortaya çıkarır; sen herkesi kör, bu âlemi aptal mı sanıyorsun?)

Sizce bir siyasetçinin gerçekten “fikri bir aydınlanma” yaşadığı için mi, yoksa salt “menfaat ve iktidar” için mi parti değiştirdiğini anlamamızı sağlayacak en şaşmaz ölçüt nedir?

bir daha ki seçimlerde bu duruma düşmemek için…!

Devamını Oku

Mutfaktaki Yangın ve Toprağın Çağrısı

Mutfaktaki Yangın ve Toprağın Çağrısı
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Gözümüzü uzaklara, haritaların soğuk çizgilerine ya da suni tartışmalara çevirmeden önce bakmamız gereken asıl yer; ananın kaynattığı tencere, babanın pazar dönüşü taşıdığı dertli file ve mutfaktaki sönmeyen yangındır. Bugün temel yiyecek maddelerindeki önü alınamayan fiyat artışları, toplumun her kesimini ortak bir kaygıda birleştiriyor. Kırmızı etin uzun süredir uzak kaldığı sofralarda, dar gelirlinin en temel sığınağı olan beyaz et de yaşanan çalkantılar ve piyasa darlıkları nedeniyle artık el yakıyor.

Vatandaşın “Yarın ne yiyeceğiz, neyi kısacağız?” sorusu, sadece bir geçim derdi değil; insanca yaşama hakkının en saf, en hakiki haykırışıdır.

Büyük düşünürümüz Cemil Meriç, fildişi kulelerden sokağa tepeden bakanlara inat, hakikatin altını çizer: “İdeolojiler, idraklerimize giydirilen deli gömlekleridir. Bizim asıl vazifemiz, o gömlekleri yırtıp sokağın çıplak hakikatine, insana dokunmaktır.” Bugün sokağın çıplak hakikati, mutfaktaki yangındır. Siyasetin ve teorilerin kalıplarını bir kenara bırakıp bu hakikatle yüzleşmek, insana dokunmanın ilk şartıdır.

İnsanlık tarihi boyunca devletlerin büyüklüğü, fethettikleri topraklarla değil; en zayıf vatandaşının sofrasındaki huzurla ölçülmüştür. Sokağın sorduğu o amansız soru –”Yarın ne yiyeceğiz, neyi kısacağız?”– aslında modern dünyanın felsefi bir iflasıdır. Tam da bu çaresizliğin ortasında, bu toprakların vicdanı olan bir halk ozanının teli titrer avaz avaz. Sazını göğsüne bastırıp feryat eder sokağın diliyle:

“Koyun rızkın arar boş bir ovada,
Tavuk feryat eder, can var yuvada.
Et lüks oldu zengine, tencere boş havada,
Evlat aç beklerken, dert kaynar tavada.

Yiğit muhtaç olmuş kuru ekmeğe,
Gücümüz yetmiyor bir et yemeye.
Halk pazar yerinde döndü şaşkına,
Adalet nerede Hak’kın aşkına?”

Umut Var mı?

Peki, bu karanlık tablonun içinde bir ışık, bir umut var mı?

Cemil Meriç, kurtuluşun ve bir arada kalmanın formülünü yine kendi sarsıcı üslubuyla verir: “Kelimelerle kurulan köprüler yıkılırsa, geriye sadece uçurumlar kalır.” Bugün bizi birbirimize bağlayan o en güçlü köprü; ortak acımız, ortak tasamız ve dürüstçe bölüşmek istediğimiz ekmeğimizdir. O köprüleri yıkmaya çalışan her türlü ayrıştırıcı dile karşı durmak, birliğin ilk adımıdır.

Bir diğer fikir abidemiz Nurettin Topçu da umudun adresini şu sözüyle mühürler: “Millet, toprağın altında yatanlarla, üstünde biten ekmeğin ve o ekmeği kazanan alın terinin mukaddes birleşimidir.”

Umut; üretimi kutsal bilmekte, toprağa emek veren çiftçiyi, ahırında hayvanını besleyen yetiştiriciyi ve her şeye rağmen dürüstçe çalışan esnafı yeniden baş tacı etmektedir. Biz o deli gömleklerini yırtıp attığımızda, Meriç’in bahsettiği gönül köprülerini kurduğumuzda ve Topçu’nun işaret ettiği o “alın terinin mukaddes birliğine” sarıldığımızda hiçbir kriz kalıcı olamaz. Anadolu toprağı cömerttir; asırlardır ne kıtlıklar, ne zorluklar görmüş ama her seferinde birliğini koruyan insanının eliyle yeniden bereketlenmiştir.

Kara kış ne kadar çetin geçerse geçsin, bu milletin özündeki cevher asla sönmez. Çünkü bu toprakların istiklal ve ümit şifresi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o değerli sözünde gizlidir:

“Gidip, Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.”

İşte o çadırlar orada durdukça, o çoban ateşleri yandıkça ve bu halkın üretme iradesi tükenmedikçe, bu mutfaktaki yangın da elbet sönecek, ardı mutlaka bahar olacaktır.

Devamını Oku