DOLAR

48,6519$%0,06

EURO

56,1498%-0,06

GRAM ALTIN

6.794,35%1,20

ÇEYREK ALTIN

11.107,00%1,18

TAM ALTIN

44.266,00%1,16

BİTCOİN

3687428฿%-0.46947

Sabah Vakti a 02:00
Aydın °
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Alper Uzungüngör

Alper Uzungüngör

04 Eylül 2026 Cuma

Dumlupınar’dan Aydın’a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün

Dumlupınar’dan Aydın’a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün
3

BEĞENDİM

ABONE OL

30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin ardından Türk ordusu, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Eylül 1922’de Dumlupınar’dan verdiği “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emri doğrultusunda Batı Anadolu’da hızla ilerlemeye başladı.

Batı Cephesi Komutanlığı bünyesinde Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki 1. Ordu ile Fahrettin Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu, Dumlupınar’dan itibaren Alaşehir, Salihli, Turgutlu, Kemalpaşa istikametinde geri çekilen Yunan kuvvetlerini takibe geçtiler.

Harekâtın güney kolunda Aydın Sancağı ve bağlı kazaları için görevlendirilen 1. Ordu’nun 46., 59. ve 74. Piyade Alayları, 3 Eylül 1922 akşamına kadar Sarayköy ve Duacılar civarında toplanarak harekât hazırlıklarını tamamladı.

Aydın istikametinde ilerleyecek bu birliklerin sevk ve idaresi, aynı zamanda Menderes Bölge Komutanı olan 59. Piyade Alay Komutanı Yarbay Ali Rıza Bey’in sorumluluğundaydı. 46. Piyade Alayı Yarbay Mehmet Reşit Bey’in, 74. Piyade Alayı ise Yarbay Cevdet Bey’in komutasında bulunuyordu.

Birliklerin intikali, fiilî takip yürüyüşüyle, arazi ve tali yolların yanı sıra mevcut yol ve şose hatları kullanılarak gerçekleştirildi. İkmal ve lojistik nakliyede ise dönemin imkânları doğrultusunda askerî arabalar ile at ve katır gibi hayvan gücünden yararlanıldı.

Harekâtın başarıyla yürütülmesi için işgal altındaki her kasaba, kritik mevki ve coğrafi bölgeye yönelik olarak Mehmetçik ile zeybek ve milis kuvvetlerinin görevleri, sorumluluk alanları ve ilerleme güzergâhları titizlikle belirlenmişti.

Kahramanlarımız zamanla yarışıyordu. Geri çekilen Yunan kuvvetlerinin geçtikleri yerlerde halka zulmedeceği biliniyordu. Bu nedenle Büyük Taarruz’un ağır ve yıpratıcı muharebelerinden henüz çıkmış olan Mehmetçik ve zeybek müfrezeleri, tüm olumsuzluklara rağmen düşman kuvvetlerine ulaşmak için amansız bir takibe girişti.

3 Eylül 1922 sabahı saat 08.00 sıralarında Yarbay Çolak İbrahim Bey komutasındaki akıncı müfrezesi, efelerin ve zeybeklerin desteğiyle Burhaniye’yi, bugünkü adıyla Buharkent’i kontrol altına aldı.

4 Eylül’ü 5 Eylül’e bağlayan gece Demirci Mehmet Efe ve müfrezesi Nazilli’ye girdi. 5 Eylül’de 59. Alay’ın bir taburu da Nazilli’ye yönlendirildi. Böylece milis kuvvetlerinin ardından Mehmetçiğin de bölgeye ulaşmasıyla Nazilli’deki Yunan işgali sona erdi.

Aynı gün 74. Piyade Alayı’nın 7. Bölüğü, Yunan işgal kuvvetlerinin yakarak terk ettiği Kuyucak’a girdi. Küçük bir müfreze ile bir tabur Mehmetçik Sultanhisar ve Atça’yı kontrol altına aldı.

6 Eylül sabahı Hâkim Süreyya Örgeevren Bey komutasındaki milisler Söke’ye girdi. Jandarma Yüzbaşı Rıfat Bey’in emrindeki piyade taburu da gece vakti şehre ulaşarak Söke’deki Yunan işgaline son verdi.

Kurtarılan yerlerde halk, yıllardır hasret kaldığı özgürlüğe kavuşmanın büyük sevincini yaşıyordu. Ev ve dükkânlara Türk bayrakları asılıyor; Mehmetçik ve zeybekler gözyaşları, dualar ve büyük bir minnetle karşılanıyordu.

Artık ordumuzun önündeki en önemli hedef Aydın’dı.

7 Eylül 1922 sabahı saat 08.30 sıralarında Türk birlikleri, 28 Haziran 1919 tarihli Aydın Muharebesi’nde olduğu gibi, şehre üç ayrı koldan girdi. Yüzbaşı İbrahim Özbay komutasındaki birlik Soğukkuyu istikametinden, Teğmen Eyüp Bey komutasındaki birlik Tellidede yönünden ilerlerken, Yüzbaşı Arap Nuri ile Yörük Ali Efe’nin emrindeki müfreze Çine Dörtyol istikametinden ilerledi.

Yunan kuvvetlerinin makineli tüfek mevzileri ve barikatları birer birer etkisiz hâle getirildi. Vilayet, belediye ve okul binaları ile Memleket Hastanesi’ne yeniden Türk bayrağı çekildi. Aydın halkı sokakları doldurarak şehre giren Mehmetçik ve zeybekleri büyük bir coşkuyla karşıladı.

Yaklaşık üç yıl süren işgalin ardından Aydın yeniden hürriyetine kavuştu. Ancak bu kurtuluş, büyük acıların ve ağır kayıpların ardından geldi. Geride yakılmış ve yıkılmış bir şehir, parçalanmış hayatlar ve işgalin izlerini taşıyan derin bir sessizlik kalmıştı. İşgalin ilk günlerinde yaklaşık 9 bine kadar gerileyen Aydın’ın nüfusu, kurtuluş günü 500 kişinin altına düşmüştü.

Bu nedenle 7 Eylül, Aydınlıların hafızasında yalnızca bir kurtuluş günü değil; vatan uğruna ödenen büyük bedellerin anlam kazandığı, bağımsızlık ve hürriyet mücadelesinin gelecek nesillere emanet edildiği bir zafer günü olarak sonsuza dek yaşayacaktır.

Devamını Oku

Sakarya Meydan Muharebesi: Geleceğimizi Belirleyen 22 Gün

Sakarya Meydan Muharebesi: Geleceğimizi Belirleyen 22 Gün
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sakarya Meydan Muharebesi, Türk milletinin bağımsızlık yolunda en kritik dönemeçtir. Eğer bu zafer kazanılmasaydı, bugün özgürlüğümüz ve Cumhuriyetimiz olmayabilirdi. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 arasında süren savaş, Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’den aldığı Başkomutanlık yetkisi ile yürüttüğü stratejik savunma ve taarruz planı sayesinde kazanıldı.

Zaferin ardından işgalci güçlerin kurduğu blok dağıldı. Fransa ile Ankara Anlaşması imzalandı. İtalya Anadolu’dan çekildi. SSCB aracılığıyla Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’la Kars Antlaşması yapıldı. TBMM’nin meşruiyeti dünyaca kabul edildi. Mustafa Kemal Paşa’ya “Gazilik” unvanı ve “Mareşal” rütbesi verildi.

Mustafa Kemal Paşa, Gediz Muharebeleri’ndeki başarısızlık sonrası 1920 yılı sonlarında düzenli ordunun kuruluş sürecini başlatmıştı. Ancak 10 Temmuz 1921’de Bursa ve Uşak yönünden Çerkez Ethem gibi işbirlikçilerin desteği ile harekete geçen Yunan ordusu, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nden üstün çıkarak Ankara’ya yöneldi. Amaçları Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını teslim almak, TBMM’yi ortadan kaldırmaktı.

Bu gelişmeler üzerine Mustafa Kemal Paşa, 5 Ağustos 1921’de TBMM’den Başkomutanlık yetkisi aldı. Ardından Tekalif-i Milliye emirleriyle halkı seferber etti. Ordumuzu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekerek Polatlı ve Haymana önlerinde 100 kilometre uzunluğunda, 25 kilometre derinliğinde hilal şeklinde, ağırlığı merkezde olan iki paralel cephe hattı kurdurdu. Güvenilir silah arkadaşlarını önemli mevkilere getirerek muharebenin hazırlıklarını tamamladı.

Paşa’nın planı; Yunan ordusunu bozkırın ortasında yalnızlaştırıp yormak, yıpratmak ve ardından ani bir taarruzla yok etmek üzerine kuruluydu. Bu doğrultuda birliklerimiz, savunma hatlarından çekilmek zorunda kalsa dahi derhal yeni hatlar oluşturacak ve mücadeleyi kesintisiz sürdürecekti. Gücünü yitiren düşman; dinlenmek, ikmal yapmak veya takviye almak için duraksadığı an kesin bir taarruzla imha edilecekti. Tüm bu süreçte düşmanın ikmal yollarını kesme stratejisi de kararlılıkla uygulanacaktı.

Bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. İstihbarat raporları, Yunan işgal güçlerinin harekete geçtiğini gösteriyordu. Mustafa Kemal Paşa, 12 Ağustos 1921’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa ile Polatlı Alagöz karargâhına giderek yaklaşan savaşı yönetmek üzere yerini aldı.

General Papoulas idaresindeki 120 bin kişilik Yunan ordusu; 14 Ağustos 1921’de Kütahya, Eskişehir ve Afyon üzerinden Ankara’ya doğru ilerlemeye başladı. Ordumuzun Sakarya Nehri’nin doğusuna planlı çekilişi nedeniyle Mihalıççık, Emirdağ ve Sivrihisar gibi merkezler, Yunan birliklerince hiçbir dirençle karşılaşılmadan işgal edildi.

Yunan ordusunun 21 Ağustos’ta Sakarya Nehri’nin doğusuna geçmesinden iki gün sonra, 23 Ağustos’ta Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Polatlı-Çal Dağı hattını Kâzım Özalp Paşa, Haymana-Mangal Dağı hattını Selahattin Adil Paşa, güney kanadı ve Mangal Dağı çevresini İzzettin Çalışlar Paşa, süvari kolordusunu ise Fahrettin Altay Paşa yönetiyordu.

Muharebenin genel sevk ve idaresi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü Paşa tarafından yürütülüyordu.

Türbe Tepe, Mangal Dağı, Dua Tepe ve Kartal Tepe gibi muharebe hattındaki mevziler ve stratejik noktalar günlerce, defalarca el değiştirdi. Çatışmalar öyle şiddetliydi ki top sesleri Ankara’dan bile duyuluyordu. 26 Ağustos Cuma günü merkez savunma hattımız çözülür gibi olduysa da işte o an Mustafa Kemal Paşa’nın tarihe geçen emri geldi: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” Bu söz, yalnızca askerî bir talimat değil, bir milletin bağımsızlık iradesinin manifestosuydu.

Yunan ordusu on altı gün boyunca Polatlı-Haymana cephe hattını aşamadı. Kahraman Mehmetçik, kaybettiği her mevziye karşılık geride yeni mevziler açarak savunmayı kararlılıkla sürdürmüştü. Cepheyi yaramayacağını anlayan General Papoulas ise harekâtı 9 Eylül’de durdurup toplanma ve takviye bekleme emri vermişti.

İşte bu an, Mustafa Kemal Paşa’nın beklediği andı. 10 Eylül’de Alagöz cephe karargâhından 1350 rakımlı Çal Dağı’ndaki çadır karargâha geçerek genel taarruz emrini verdi. Üç gün süren şiddetli göğüs göğüse çarpışmaların ardından, 13 Eylül’de Yunan ordusu Sakarya Nehri’nin batısına sürüldü ve zafer kesinleşti.

Ancak zaferin bedeli son derece ağırdı. Firarilerden sonra 80 bin askere kadar gerileyen ordumuzun toplam zayiatı (kayıp, yaralı, hasta ve esir) 24 bin seviyesindeydi ve 3 bini subay olmak üzere toplam yaklaşık 4 bin şehit verilmişti.

Komuta kademesinin en ön saflarda çarpışması ve nitelikli kayıplar sebebiyle tarih literatürüne “Subay Savaşı” olarak geçen, Mustafa Kemal Paşa’nın “Melhame-i Kübra” (Büyük Kan Gölü) sözleriyle tanımladığı bu destansı muharebede ordumuz, mevcut gücünün dörtte birini kaybetti.

Sakarya’da parlayan bağımsızlık meşalesi, bir yıllık olağanüstü bir hazırlık döneminin ardından Büyük Taarruz ile kesin bir zafere dönüştü. Türk’ün sarsılmaz iradesini tarihe kazıyan bu zaferler zinciri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yolunu sonsuza dek açtı.

Devamını Oku

Aydın’ın Fay Hattında Yaşamak

Aydın’ın Fay Hattında Yaşamak
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Marmara’yı sarsan 17 Ağustos 1999 Depremi’nin üzerinden 27 yıl geçti. O gün yaşanan yıkım yalnızca binlerce canımızı almadı; şehirlerin geleceğine ve afet yönetimi anlayışına ilişkin bakışımızı da kökten değiştirdi.

Depremlerin ardından yapı yönetmelikleri yenilendi, denetim sistemleri güçlendirildi ve mühendislik uygulamalarında önemli ilerlemeler kaydedildi. Bugün yönetmeliklere uygun olarak tasarlanan yapılarda betonarme taşıyıcı sistemler, radye temeller, yüksek dayanımlı beton sınıfları ve gelişmiş mühendislik hesapları kullanılabiliyor.

Ancak bütün bu önlemlere rağmen temel bir gerçeği gözden kaçırmamalıyız: Deprem güvenliği yalnızca binanın nasıl yapıldığıyla değil, binanın nereye yapıldığıyla da ilgilidir.

Aydın kent merkezi ve yakın çevresinin deprem riski, Büyük Menderes Grabeni ve bölgede bulunan aktif fay sistemleriyle doğrudan ilişkilidir. Bunun yanında kentin önemli bir bölümünün ova tabanındaki alüvyon zeminler üzerinde gelişmesi, bu gerçeği daha da önemli kılmaktadır. Bu durum ise bir deprem sırasında yer hareketlerine bağlı olarak zemin kaynaklı tehlikelerin ortaya çıkmasına yol açacaktır.

Dolayısıyla Aydın’ın deprem sorununu yalnızca “Binalar sağlam mı?” sorusuna indirgemek büyük bir yanılgıdır. Asıl sorumuz şudur: Aydın, gelecekte doğru yerde mi büyüyecek?

Aydın’ın gelişim sürecine baktığımızda, kentin zaman içinde ova tabanına ve ulaşım akslarına doğru genişlediğini görüyoruz. Önceleri Tabakhane Deresi çevresinde şekillenen şehir, 20. yüzyıldan itibaren doğu-batı doğrultusunda ızgara planlı bir gelişim göstermiş; 21. yüzyılda ise artan nüfus, arsa baskısı ve rant beklentileriyle birlikte dikey yapılaşmaya yönelmiştir.

Ne var ki bu büyüme sürecinde deprem tehlikesi, zemin özellikleri, taşkın riski ve diğer ikincil afet tehlikeleri kentin gelişim kararlarının merkezine yeterince konulamamıştır.

Artık bu anlayışı değiştirmek zorundayız. Türkiye’nin farklı kentlerinde, topoğrafyanın ve zemin koşullarının şehirleşme kararlarında nasıl değerlendirilebileceğine ilişkin örnekler bulunmaktadır. Denizli’deki Honaz Dağı ve Babadağ’a yönelik gelişim deneyimi ve Antalya’nın Kepez çevresindeki şehirleşme, Aydın açısından da üzerinde düşünülmesi gereken örneklerdir.

Elbette her kentin jeolojisi, fay sistemi, topoğrafyası ve ulaşım yapısı farklıdır; dolayısıyla başka kentlerdeki modeller Aydın’a doğrudan kopyalanamaz. Ancak ortak ders açıktır: Şehirler, afet risklerini dikkate alarak gelecekteki gelişme yönlerini bugünden planlamak zorundadır.

Aydın için de artık yalnızca mevcut yapı stokunu dönüştürmeyi değil, kentin gelecekte nereye doğru büyüyeceğini konuşmalıyız. Kısa vadede yapılması gereken bellidir: Mevcut kent dokusu deprem güvenliği temelinde yenilenmelidir. Fakat uzun vadede daha büyük bir vizyona ihtiyacımız var.

Aydın’ın gelişme yönü kuzeye çevrilmelidir. Valilik binası ile Adnan Menderes Üniversitesi yerleşkesinin arkasında kalan, kent merkezinin kuzeyinde ve Büyük Menderes Ovası’nın kuzey sınırlarına doğru yükselerek uzanan Aydın Dağları’nın etekleri, yeni şehirleşme alanı olarak değerlendirilmelidir.

Buradaki amaç, Aydın Dağları’nı kontrolsüz biçimde yapılaşmaya açmak değildir. Amaç; deprem, zemin, taşkın, heyelan, ulaşım, altyapı ve çevre kriterlerini birlikte değerlendirerek, güvenli olduğu bilimsel olarak ortaya konulan alanlarda Aydın’ın geleceğini bugünden planlamaktır.

Şimdi Aydın’ın önünde iki seçenek var. Ya mevcut kent dokusunun içinde, geçmişte yapılan hataları düzeltmeye çalışarak büyümeye devam edeceğiz ya da bugünden başlayarak daha güvenli, daha dirençli ve afet risklerini dikkate alan yeni bir Aydın vizyonu ortaya koyacağız.

Geç kalmış olabiliriz. Ama hâlâ bir fırsatımız var. Aydın’ın geleceğini yalnızca bugünkü şehri dönüştürerek değil, geleceğin güvenli şehrini bugünden doğru yerde ve doğru ilkelerle planlayarak kurmalıyız. Çünkü deprem olduktan sonra güvenli şehir aramak yerine, deprem gelmeden güvenli şehri inşa etmek zorundayız.

Devamını Oku

Şehit Kanıyla Kapanan O Çukurların Üzerinden On Bir Yıl Geçti

Şehit Kanıyla Kapanan O Çukurların Üzerinden On Bir Yıl Geçti
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye Cumhuriyeti, PKK terör örgütünün silahlı faaliyetlerini sona erdirmek ve kalıcı toplumsal barışı sağlamak amacıyla 2000’li yılların ortalarından itibaren yeni bir siyasal yaklaşım benimsemiştir. Bu doğrultuda hazırlıkları 2005 sonrasında şekillenen ve 2012 yılında kamuoyuna duyurulan Çözüm Süreci; terörün sona erdirilmesi, demokratikleşme adımlarının güçlendirilmesi, Kürt kökenli vatandaşların hak ve taleplerine yönelik düzenlemelerin hayata geçirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin sağlanmasını hedeflemiştir.

Süreç boyunca devlet ile PKK arasında Oslo ve İmralı merkezli görüşmeler yürütülmüş; 2013 Nevruz bildirisiyle örgüt, silahlı unsurlarını Türkiye sınırları dışına çekeceğini beyan etmiştir. 2014 yılında çıkarılan “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” ile süreç yasal bir zemine kavuşturulmuştur.

Ancak FETÖ/PDY’nin yargı ve emniyet teşkilatları içerisindeki sabote edici faaliyetleri, Suriye iç savaşının ortaya çıkardığı yeni güvenlik ortamı, PYD/YPG’nin bölgede güç kazanması, PKK’nın bu süreçte şehir yapılanmasını (YDG-H, KCK vb.) gizlice tahkim etmesi ve bölgesel gelişmeler, sürecin kırılganlığını önemli ölçüde artırmıştır. 22 Temmuz 2015 tarihinde Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde iki polis memurunun şehit edilmesinin ardından süreç fiilen sona ermiştir.

Terör örgütü PKK’nın yedi il ve on dokuz ilçe merkezinde sözde “özyönetim” ilan ederek hendekler kazması ve barikatlar kurması üzerine güvenlik güçleri, Hendek Operasyonları’nı başlatmıştır. Bu operasyonlarla kamu düzeninin yeniden tesis edilmesi, örgütün şehir yapılanmasının etkisiz hâle getirilmesi ve bölgenin normalleşmesi amaçlanmıştır. Buna karşılık örgüt, sahada sıkışan unsurlarını kurtarmak ve siyasi taleplerini devlete dayatmak amacıyla bombalı ve intihar saldırılarını artırmıştır.

İçişleri Bakanlığı verilerine göre 22 Temmuz 2015 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında PKK’nın gerçekleştirdiği terör saldırılarında 335 sivil hayatını kaybetmiş, 2.106 sivil yaralanmıştır. Aralarında Mardin Derik Kaymakamı Muhammet Fatih Safitürk’ün de bulunduğu 859 güvenlik görevlisi ve kamu personeli şehit olmuş, 4.711 güvenlik görevlisi yaralanmıştır. Operasyonların yapıldığı bölgelerde 2.166 silah, binlerce mühimmat ve patlayıcı ele geçirilmiş; 3.630 hendek ve barikat kaldırılmış, 6.187 el yapımı patlayıcı (EYP) imha edilmiştir.

Devlet, 2017 yılı itibarıyla güvenlik stratejisinde köklü bir değişikliğe giderek tehditleri kaynağında etkisiz hâle getirmeyi esas alan proaktif ve kesintisiz mücadele anlayışını benimsemiştir. Bu süreçte PKK, yurt içindeki hareket kabiliyetini büyük ölçüde kaybederek sınır ötesindeki güvenli alanlara çekilmiş; eylem kapasitesindeki azalma sonrasında strateji değişikliğine giderek siyasi ve propaganda faaliyetlerine ağırlık vereceğini açıklamıştır.

Çözüm Süreci, Türkiye’nin terör sorununu siyasi ve sosyal yöntemlerle çözmeye yönelik en kapsamlı girişimlerden biri olarak tarihe geçmiştir. Ancak iç ve dış güvenlik dinamikleri, bölgesel gelişmeler ve sürecin tarafları arasındaki karşılıklı güvensizlik nedeniyle sürdürülebilir olmamış; sürecin sona ermesiyle birlikte güvenlik odaklı mücadele yeniden ön plana çıkmıştır.

Hendek olaylarının üzerinden geçen on bir yılın ardından Türkiye’de terörün tamamen sona erdirilmesine yönelik yeni siyasi ve hukukî düzenlemeler yeniden kamuoyunun gündemine gelmiştir. Bu kapsamda, terörün kalıcı olarak sonlandırılması ve toplumsal barışın güçlendirilmesine yönelik yeni bir çerçeve kanunun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine gelebileceğine ilişkin değerlendirmeler yapılmaktadır. Böyle bir sürecin kapsamı, içeriği ve uygulanma yöntemi ise yasama organının iradesi ile ilgili kurumların değerlendirmeleri doğrultusunda şekillenecektir.

Devamını Oku

Türklerin Karanlık Çağı ve Büyük Yükselişi

Türklerin Karanlık Çağı ve Büyük Yükselişi
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Doğu Göktürk Kağanlığı’nın MS 630 yılında Tang (Çin) Hanedanı karşısında aldığı ağır yenilgi; Türk siyasi birliğinin çözülmesine, boyların Çin egemenliğine girmesine ve Türklerin ata yurtlarını terk etmesine yol açtı. Doğuda Çin baskısı bütün ağırlığıyla sürerken, batıdan Maveraünnehir’e doğru ilerleyen Emevi ordularıyla da uzun yıllar sürecek çetin mücadeleler başladı.

Türkler bu dönemde iki büyük güç arasında varlık, yokluk mücadelesi verirken, MS 682’de II. Göktürk Kağanlığı’nın kurulmasıyla kısa süreli de olsa yeniden güçlü bir siyasi birlik sağlandı. Ancak bu devlet de iç çekişmeler nedeniyle MS 744 yılında yıkıldı ve Türk siyasi birliği yeniden parçalandı.

Bölgeye yönelen bu iki gücün hedefi sadece Türk boylarını boyunduruk altına almak değil; aynı zamanda bölgenin altın, gümüş ve ticaret yollarından oluşan zenginliklerini ele geçirmekti. Nitekim bu ganimet arzusu, en sonunda Arap ve Çin ordularını da karşı karşıya getirdi.

MS 751’deki Talas Savaşı’nda Türk topluluklarının Abbasilerin yanında yer almasıyla Tang ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Bu mağlubiyetin ardından Çin’de patlak veren An Lushan İsyanı ise Çin’in Orta Asya’daki nüfuzunu büyük ölçüde sona erdirdi.

Bu dönemde Türklerin siyasi yapıları büyük ölçüde dağılmış, toplumsal düzenleri sarsılmıştı. Göktürk yazısının kullanımı sona ermiş; şehirleşme, ticaret ve ekonomik hayat gerilemişti. Savaşlar, tutsaklıklar ve zorunlu göçler demografik yapıyı köklü biçimde değiştirmiş; İslamiyet’in yayılmasıyla birlikte Arap dili ve kültürünün etkisi giderek artmıştı.

Talas Savaşı’nın ardından Abbasilerle kurulan yakın ilişkiler sayesinde Türk savaşçılar önce Bağdat’a, ardından Samarra’ya düzenli askeri birlikler halinde getirilmeye başlandı. Kısa sürede Abbasi ordusunda ve devlet yönetiminde önemli görevler üstlenerek devletin en etkili askeri ve idari unsurlarından biri haline geldiler.

MS 865 sonrasında Abbasi otoritesi iç çekişmeler ve ekonomik bunalımlarla zayıflarken Bağdat yönetimi, önceliği Horasan merkezli iç istikrarı sağlamaya kaydırdı. Abbasilerin Türkistan üzerindeki nüfuzunun zayıflaması ve Türgişlerin başını çektiği Türk boyları konfederasyonunun bölgedeki güç dengelerini değiştirmesi sonucunda Arap orduları Maveraünnehir’den kalıcı olarak çekilmek zorunda kaldı.

Abbasilerin gerilemesi bununla da sınırlı kalmadı. Merkezi yönetimin ordusunda ve idari kadrolarında görev yapan Türk komutanlar, bulundukları bölgelerde giderek daha bağımsız hareket etmeye başladı; hatta zamanla Mısır ile Filistin’de; Tolunoğulları ve İhşidiler (Akşitler) gibi kendi bağımsız hanedanlıklarını kurdular.

Bu dönemde Karahanlılar Türkistan ve Maveraünnehir’de; Gazneliler Horasan, İran ve Kuzey Hindistan’da; Oğuzlar ise Karadeniz’in kuzeyi, Kafkasya ve Volga (İdil) havzasında hüküm süren Hazar topraklarında güçlü devletler kurdular. 1040 yılında tarih sahnesine çıkan Selçuklular ise büyük bir ilerleme kaydederek İran, Orta Doğu, Doğu Anadolu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’in önemli bir bölümüne hakim olan devasa bir imparatorluk inşa ettiler.

Bütün bu gelişmeler, nereden bakılırsa bakılsın 250 yıl süren fetret ve esaretin sonuna işaret ediyordu. Nitekim Arap, Bizans, Ermeni, Gürcü ve İranlı yönetimlerden Türklerin hakimiyetine geçen birçok şehir; hem bu büyük Türk yükselişinin bir parçası haline gelmiş hem de bölgeye muazzam bir kültürel ve ekonomik canlılık kazandırmıştır.

Bu dönemde Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t-Türk adlı sözlüğü, Türkçenin zenginliğini ortaya koyan ve Araplara Türkçe öğretmeyi amaçlayan anıtsal bir eser olarak tarihe geçti. Yusuf Has Hacib’in kaleme aldığı Kutadgu Bilig, Türk devlet anlayışını ve ahlak felsefesini yansıtan en önemli siyasetnamelerden biri oldu. Bu kültürel ortamın gelişiminde Edip Ahmed Yükneki’nin Atabetü’l-Hakayık adlı eseri ile Hoca Ahmed Yesevi’nin Divan-ı Hikmet’i kalıcı izler bıraktı.

Ne pahasına? Alfabemizi geliştiremedik ama dilimizi koruduk. Hatta ekonomik ve kültürel coğrafyaların ortak dil haline getirdik. Büyük siyasi sarsıntılarla parçalandık, dağıldık. Ama yine de güç kazanarak Asya, Orta Doğu, Anadolu, İran ve Doğu Avrupa’nın geniş bir bölümünde devletler kurup tarihe önemli katkılar sunduk.

Bugün erken dönem Türk esareti ve yükselişini de Coğrafi Keşifler ve Aydınlanma Çağı sonrasında Batı karşısında yaşanan göreli gerilemeyi de önyargılardan uzak ve eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmeden geleceğe sağlıklı bir yön çizmek mümkün değildir.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.