48,6519$%0,06
56,1498€%-0,06
6.794,35%1,20
11.107,00%1,18
44.266,00%1,16
3687428฿%-0.46947
02:00
23 Mart 2026 Pazartesi
Dünya'nın Durumu, Türkiye'nin Tarımı
Çektiğin Sıkıntıya Değer mi?
Dumlupınar'dan Aydın'a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün
Aydın, Uluslararası Yük Limanını Hak Ediyor
Sevilmek mi, Anlaşılmak mı?
Esnafın Yükü Vatandaşa mı Kesiliyor?
Aydın’da Esnaf ve Sanatkârlar Odaları seçim sürecine girerken, bağlı odalardan gelen zam kararlarının ardı ardına onaylanması, kamuoyunda haklı ve derin bir tartışmayı tetikledi. Berberlerden kahvecilere, şoför esnafından fırıncılara kadar uzanan bu geniş “zam sağanağı”, vatandaşın zaten daralmış olan bütçesini doğrudan hedef almaktadır.
Kuşkusuz madalyonun ilk yüzünde esnafın inkâr edilemez gerçekleri var. Elektrik, kira, vergi, SGK primleri ve hammadde maliyetleri her geçen gün katlanıyor. Esnaf, bu ağır maliyet yükü altında adeta bir varlık mücadelesi veriyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde, hayatın en sert gerçeği duruyor: Vatandaşın eriyen alım gücü.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan, asgari ücret veya sınırlı emekli maaşlarıyla geçinmeye çalışıyor. Gıda ve kira gibi temel giderler bütçeleri çoktan aşmışken; dışarıda bir tıraş olmak, bir bardak çay içmek ya da şehir içi ulaşımı kullanmak artık bir “sosyal aktivite veya ihtiyaç” değil, birçok kişi için “lüks” kategorisine girmeye başladı.
Tam da bu karamsar ekonomik tabloda, seçim arifesinde gelen seri zam onayları ister istemez şu soruyu akıllara getiriyor: Bu artışlar kaçınılmaz bir ekonomik zorunluluk mu, yoksa seçim öncesi esnafın gönlünü hoş tutmaya yönelik popülist bir hamle mi?
Esnaf odalarının yegâne görevi sadece fiyat listelerini güncellemek ve esnafın taleplerini onaylamak değildir. Odalar; esnaf ile toplum arasında köprü kurmak, ekonomik dengeyi gözetmek ve toplumsal huzuru korumakla da yükümlüdür. Unutulmamalıdır ki esnafın kasasına giren her kuruş, nihayetinde vatandaşın cebinden çıkmaktadır.
Eğer zam kararları, toplumun büyük kesiminin gelir düzeyi ve hayat pahalılığı gerçeği ıskalanarak alınırsa, bu durumun kazananı olmaz. Vatandaş hizmetten elini çekerse, günün sonunda esnaf da müşterisini kaybeder. Kepenklerin inmemesi için sadece fiyat artırmak yetmez; o hizmeti satın alacak bir kitlenin varlığını da korumak gerekir.
2025 yılında TÜİK ve TEST verilerine bakıldığında yaklaşık 130 bin esnaf kepenk kapattı yani “battı”. Bu esnaflardan kalan, vergi, sgk, kira vb. borç miktarı 10 milyon liraya yakın.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, fütursuz bir “zam yarışı” değil; esnafı ayakta tutacak ama vatandaşı da ezip geçmeyecek o hassas dengeyi kurabilmektir. Aksi halde, seçim kazanma motivasyonuyla alınan bu kararlar sadece etiketleri değil, toplumdaki ekonomik gerilimi ve adaletsizlik hissini de zirveye taşıyacaktır.
Çünkü unutulmaması gereken yalın bir gerçek var: Esnaf da bu toplumun bir parçası, müşteri de. Biri nefes alamazsa, diğeri de uzun süre ayakta kalamaz.
40 yıllık bir esnaf çocuğu olarak, oda başkanlarını esnafları ziyarete ve alışverişe davet ediyorum. Esenlikler.
1990 yılının 19 Ocak’ını 20 Ocak’a bağlayan gece; Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye Rus desteği ile işgale kalkışan Ermenistan, bir katliam gerçekleştirmiştir.
19 Ocak akşamı önce televizyon yayınları, daha sonra telefon hatları kesilmiş; ardından katliamı gizlemek ve ölümün karanlığını şehre yaymak üzere Bakü’nün elektriği kesilmiştir. Bu kesintilerden iki saat sonra Gorbaçov’un Ermeni yardımcısı tarafından da OHAL ilan edilmiş ancak kesintiler kasıtlı yapıldığı için Bakü bu OHAL’den habersiz kalmıştır.
Gece yarısı olduğunda, Gorbaçov’un emriyle, özellikle Ermeni askerlerin de içinde bulunduğu 26 bin kişilik Sovyet piyadesi ve tanklar Bakü sokaklarına girerek rastgele ateş açmaya başlamıştır. Tanklar, yolda ilerleyen araçları içindekilerle birlikte ezmiş; asker görünümlü Ermeni teröristler sokaklardaki insanlara rastgele ateş açmıştır. Tankların bir kısmı bu rastgele atışları doğrudan binalara yöneltmiştir.
Sabah olduğunda katliam gün yüzüne çıkmıştır: Bakü’de 132 kişi, Gence’de 4 kişi, Lenkeran’da 11 kişi ve yine Bakü’de kimlik tespiti yapılamayan 8 kişi katledilmiş; bine yakın Azerbaycan Türkü yaralanmıştır. Bu yaralıların bir kısmı ise tedavileri sürerken hayatını kaybetmiştir.
O gece Sovyetler, Azerbaycan’ı yok etmek isterken aslında kendi yok oluşunu hızlandırmış ve katledilen Azerbaycanlıların çığlıkları arasında tarihe gömülmüştür.
Bugün, o karanlık gecede can vererek hürriyetin meşalesini yakan tüm kardeşlerimizi sadece hüzünle değil, sonsuz bir hürmetle anıyorum.
20 Yanvar'da objektiflere yansıyanlar;




İnsan, doğduğu topraklara karşı içinde bir sorumluluk hisseder. O topraklardan aldığı ilhamı, birikimi yine o topraklara geri vermek, kültürüne katkıda bulunmak ister. Ben de bu düşünceyle, Aydın’ın bereketli topraklarında filizlenen bir fikri hayata geçirdim: bu fikir bir YAYINEVİ yani kitap yayımlayan bir kültür işletmesi.
Amacım sadece ticari bir girişim değil, aynı zamanda bu coğrafyanın sesini, hikâyesini, bilgisini, geçmişini, kültürünü kitaplaştırarak geleceğe taşımaktı. Ne var ki bu heyecanlı yolculuğumda en doğal beklentim olan yerel yönetimlerin ilgisi ve desteği, derin bir sessizliğe ve erişilmezliğe dönüştü.
Bu köşe yazısı, sadece şahsi bir dertlenme değil, Aydın’da kültür-sanat alanında emek veren tüm girişimcilerin yaşayabileceği ortak bir soruna dikkat çekme çabasıdır. Yerel yöneticilerimizden beklentimiz, tabelalardaki “kültür” vurgusunun, samimi bir ilgiye, erişilebilir bir iletişime ve somut desteklere dönüşmesidir. Aydın’ın kültürel zenginliği, ancak kurumların ve girişimcilerin el ele vermesiyle hak ettiği değeri bulacaktır.
Efeler Belediyesi ve Aydın Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü gibi adlarıyla kültür ve sanatı işaret eden kurumların kapıları, girişimciler için ne kadar açık? Bu kapılar sadece tabeladan ibaret. Kurduğum yayınevi vesilesiyle iletişime geçmek, fikirlerimi paylaşmak, iş birliği olanaklarını tartışmak için defalarca başvurdum, randevu istedim… Her seferinde karşılaştığım manzara aynı: “Biz sizi ararız.” Adeta görünmez bir duvarın ardından, “Sizi ciddiye almıyoruz, sen kimsin ki?” mesajı geliyor.
Oysa yerel yönetimler, bulundukları kentin sadece altyapısını değil, kültürel dokusunu da inşa etmekle yükümlüdür. Küçük bir kültür girişiminin büyük etkiler yaratabileceğini, istihdam sağlayabileceğini, kentin tanıtımına katkıda bulunabileceğini bilmeleri gerekir. Peki, bu kayıtsızlık neden? Neden ben söyleyeyim; yerel yönetimler bu işleri bir rant kapısı olarak görüyor, sadece çıkarları varsa bu işlere giriyor ve reklam/pazarlama yani jargon ismiyle sadece PR gözüyle bakıyorlar. Bu nedenle Aydın Büyükşehir ve Efeler Belediyesi’nin “KÜLTÜR”den anladığı tek şey KONSER vermek. Kendilerini “Atatürkçü” olarak tanımlayan bu yönetimler ellerinden gelse 10 Kasım’da dahi konser verme gafletinde bulunacaklar.
Kültür müdürlerinden birini ziyarete gittiğimde daha odaya girer girmez söylenen ilk söz; “hoş geldiniz, ama tasarruf tedbiri var, bütçe yok!” ben sizden para dilenmeye gelmedim! Kendimi tanıtarak yapabileceklerimi, yıllarca aldığım eğitimi ve iş tecrübelerimle “neler yapabiliriz?” diye konuşmaya geldim.
Hayatı boyunca bir kitap dahi okumamış kişilerin “Kültür Müdürü” unvanı alması çok yazık…
Sadece kitap okumak değil mesele; Belirli bir alanda ilerleyerek örneğin sinema, tiyatro gibi… Diğer kültürel faaliyetlere kayıtsız ve sağır kalmak da ayıptır!
Aydın’ın ve Efeler’in sertifikalı ve profesyonel iş yapan bir yayınevi var o da kurduğum “Kitapresso Yayınevi”dir. Bir tane de sahafı var değerli arkadaşım Fehmi Bey’in “Efe Sahaf”ı. Hava koşulları elverdiği sürece her cuma günü saat 20.00’de harika kitaplarla mezat yapıyor ve Aydın’ı yönetenler bundan bihaber…
Nedense başta Aydın Büyükşehir ve Efeler Belediyesi olmak üzere İl Kültür Müdürlüğü de bizleri ısrarla görmezden geliyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı her yıl yayınevlerinden İl Kültür Müdürlüklerine danışarak onların referansı veya kurul kararına göre kitap alımı yapıyor, faaliyete geçtiğimizden beri Bakanlık hiçbir kitabımız için alım talebinde bulunmadı, görüştüğüm iki Kültür Müdürü de sadece dinledi o da nezaketen…
Yine de hakkını yememek lazım Aydın II. Kitap Fuarı’nda Aydın Büyükşehir Belediyesi’nin desteği ile fuarda yer aldım. Ancak orada da bir takım ciddi sorunlar vardı, yine de kendi şehrimizde, evimizde olan bir fuara katılmak güzeldi. Bu destek için ayrıca teşekkür ederim.
Şehrimizin gurur kaynağı Adnan Menderes Üniversitesi’nde onlarca akademisyen var. Hepsi mutlaka kitap çalışması yapıyor, fakat yaptığım görüşmelerde eserleri için benimle çalışmak yerine, eserlerini değersizleştiren, alışagelmiş İstanbul ve Ankara’daki yayınevleriyle çalışmayı tercih ediyorlar ve bana karşı tavırları şu; “Aydınlıysa küçük ölçeklidir, beceriksizdir.” Tanımaya dahi cüret etmiyorlar.
Örneğin ADÜ’de “Aydın Çalıştayı” yapıldı. Bu çalıştayın kitabı bakalım hangi firmadan yayınlanacak? Bu konuda Rektör Bülent Kent ile temmuz ayında 10 dakikalık bir görüşme yaparak konuyu arz ettim, ardından “randevu al görüşelim” dedi. Özel kalemi arayarak randevu taleplerimi ve konuyu belirtmeme rağmen çalıştayın üzerinden iki ay geçti. Hâlâ konuyla ilgili geri dönüş bekliyorum.
Bir diğer umursanmama meselesini bağlı bulunduğum Aydın Esnaf ve Sanatkârlar Odası’nda yaşadım… Birkaç randevu talep ettim yine cevapsız kaldı. Fakat 2025 yılı içinde AYESOB bir akademisyenin kitabına maddi destekte bulundu. Kitap Ankara’da bir firma tarafından basıldı. (Okuru ve satışı bol olsun)
Sürekli “Yerel Esnaftan Alışveriş Yapın” diye kürsüden, makamdan nutuk atan AYESOB Başkanı kendisiyle çelişti. Daha kendi esnafına destek olmayan AYESOB’a neden aidat ödeyeyim?
Sivil Toplum Kuruluşları da çok farklı değil bu konuda… Birkaç kültürel çalışma yapan STK ile görüşme yaptım, yenilikten, gençlerden o kadar korkuyorlar ki! Tek yaptıkları yılda birkaç kez bir araya gelerek ego tatmin etmek için kendi şiirlerini okuyup kuru pasta yiyerek çay içmek… Aydın’a hiçbir katkıları yok böyle bir kaygıları da yok. Tek istedikleri protokolde yerimiz olsun, emeklilik sonrası bir titrimiz olsun…
Aydın’ın bir tarih kataloğu yok, turizm merkezi olan bu şehrin güzelliklerini anlatan bir kitap yok, incir, pamuk, kestane gibi tarım ürünlerini anlatan bir çalışması, kitabı yok!
Umarım, bu satırlar bir farkındalık yaratır ve Aydın’ın kültür haritasına yeni bir soluk getirmek isteyen herkesin dikkatini çeker. Ben tüm birikimimle iş birliğine hazırım. Ama yanıtsız kalmak, bu memleketin evladı olarak görülmemek insanın gücüne gidiyor.
O halde sormak istiyorum; İnsan doğduğu topraklardan nefret eder mi?
Türkiye’de işsizlik, işverenlerin açgözlülüğü ve hükümetin eksik/yetersiz politikaları yüzünden kangren oldu. Resmi rakamlar bile genç işsizliğin %20’yi geçtiğini gözler önüne sererken, birçok işveren hâlâ “10 yıl tecrübeli, 25 yaş altı, 3 dil bilen, tercihen yüksek lisans mezunu” şeklinde saçma ve gerçek dışı iş ilanları yayınlıyor. Üstelik ASGARİ ÜCRET karşılığında!
Stajyerlik adı altında gençleri köle gibi çalıştıran, yıldırmayı/mobbingi “iş disiplini” diye yutturan bu düzen, gençleri ya işsizliğe ya da psikolojik sorunlara mahkûm ediyor.
Ülkemizde bugün herhangi bir iş ilanına baktığınızda “Yönetici Asistanı/Sekreter” diye duyuru yapılan pozisyonlarda bile “en az iki dil bilen, ehliyetli, Photoshop’a hâkim, sosyal medya yönetimi tecrübeli, aynı zamanda çay kahve servisi yapabilen” adaylar aranıyor. Üstelik bu yeteneklerin karşılığı genellikle ASGARİ ÜCRET oluyor. Özel sektör, gençleri “çok yönlü çalışan” maskesi altında ucuz iş gücü olarak sömürüyor. Peki bu kadar yetkin bir insan neden açlık sınırında çalışsın?
Çalışanın Değeri Yok Ediliyor
Özel sektörde “takım çalışması”, “start-up ruhu”, “biz bir aileyiz” gibi palavralarla, gençler, sigortasız ve uzun saatler boyunca çalışmaya zorlanıyor. Bir medya çalışanı hem haber yazıp hem video düzenleyip hem de sosyal medyayı yönetiyor,karşılığında ise aldığı ASGARİ ÜCRET. İşverenler, “gençsin, daha çok öğrenmen lazım” veya “iş beğenmiyorsunuz” diyerek emeğin karşılığını vermekten kaçınıyor, emeğinin karşılığını alamayan Türk genci istifa etmek istediğinde ya da ettiğinde de “paran bizde kalmaz, bayramdan sonra, madem işi bırakıyorsun para mara yok git istediğin yere şikayet et” cevaplarıyla aşağılanıyor ve işveren tarafından SGK’nın sürekli art niyetle kullanılan Kod25, Kod18 vb. ile tazminat ve “İŞKUR İşsizlik Ödeneği” almamak üzere işten haksız yere çıkartılıyor.
Küçük Şehirlerde İşsizlik
Büyük şehirlerde iş bulmak zor ama küçük şehirlerde neredeyse imkânsız. Özellikle reklamcılık, medya, müşteri hizmetleri veya yazılım gibi sektörlerde Anadolu’da iş olanakları yok denecek kadar az. “Niye gençler yurt dışına gidiyor?” diye soranlara cevap basit: Çünkü Anadolu’nun büyük bir kısmında iş yok! Olsa dahi hem emek bilinci yok hem de “İnsan Hakları”na aykırı çalışma koşullarında imkânlar sunuluyor. Herhangi bir ilana başvuran genç, “aday arıyoruz” denilen pozisyonun çoktan doldurulduğunu sonradan öğreniyor. Birçok işveren veya insan kaynakları, başvuran genç adaylara olumsuz dahi olsa dönüş yapma nezaketinde bulunmuyor.
Öğrenci nüfusunun yoğun olduğu şehirlerde, ekonomik sıkıntılar gençleri “okurken çalışmak zorunda bırakıyor” Ama bu, bildiğiniz “part-time iş” tanımından çok uzak! Örneğin, Aydın’da yaşayan öğrencilerle yaptığım görüşmelerde, öğrencilerin çoğunun günlük rutini adeta bir işkenceye dönüşmüş: Sabahın köründe yoğun Aydın trafiğinde üniversiteye yetişmeye çalışıyorlar, öğle arasında “yemek molası” adı altında artık yemeklerle veya kalitesiz “fast food” yemekleriyle karınlarını doyuruyorlar, daha sonra sigortasız, güvencesiz, en az 10 saatlik bir kölelik başlıyor! Eve döndüklerinde ise “dinlenmek” yerine ertesi gün aynı çarkın tekrar döneceği stresiyle uyumaya çalışıyorlar.
Tolstoy’un dediği gibi; “Yiyor, içiyor, uyuyor, uyanıyor ama yaşamıyordu.”
Peki bu nasıl mümkün olabiliyor? İş Kanunu’nun 77. maddesi (haftalık 45 saat çalışma sınırı) bu gençler için kâğıt üzerinde kalıyor!
Çünkü denetim mekanizması işverenlere değil, sömürülenlere karşı çalışıyor!
Çünkü “öğrenciyken çalışmak normal” diyerek, bu modern kölelik meşrulaştırılıyor!
Gençler hayatlarının baharında tükeniyor. Ruh sağlıkları bozuluyor, umutları sönüyor, hatta bazıları dayanamayıp gencecik yaşta canlarına kıyıyorlar.
Uzun yıllar Ankara’da yaşadıktan sonra memleketim Aydın’a döndüm, bu anlatılanların abartı olduğunu düşünmüştüm ancak yaptığım bazı iş görüşmelerinde maalesef böyle olduğunu gördüğüm.
Birkaç görüşmeyi sizlere anlatmak istiyorum;
İsmi bilinen bir internet servis sağlayıcısının Aydın’daki iş ortağıyla “uzman” pozisyonu için iş görüşmesi yaptım, ilk görüşmemizde iş hakkında ve ücret beklentisi hakkında konuştuk. Daha başlarken bu pozisyon için ülke ortalamasını baz alarak asgari ücretten çok yüksek olmayan bir teklifte bulundum. İkinci görüşmemizde ise haftada 60 saat çalışma süresi, ay sonlarında ek mesai ve mesai ücretinin ödenmeyeceği, bunun sözleşmeyle kabul edileceği belirtilerek ASGARİ ÜCRET teklif edildi. Bunun teklifini yapan da “İş Kanunu”nu bilen, sadece “patronun” değil çalışanın da hakkını gözetecek olan İNSAN KAYNAKLARI uzmanıydı. Denetim olmadığı için bu kanunsuz ve ahlaki olmayan teklifi açık yüreklilikle yapabiliyorlar. Bu görüşmenin üzerinden 5 ay kadar geçti hâlâ personel arıyorlar… Umarım bir köle bulamazlar.
Bir diğeri ise Aydın’ın bilinen bir firması…
Standart bir memuriyet benzeri pozisyon için görüştüm, mesai saatleri sabah 8.30 akşam 23.00 civarı… Müşteri durumuna göre değişiyormuş. Yani günde ortalama sizi 15-16 saat çalıştıracaklar ve mesai ücreti yok. Tabii yine asgari ücret teklif edildi.
Bir başkası ise tamamen köle istediklerinin göstergesiydi… Aydın’da faaliyet gösteren bir çağrı merkezi ile görüşme yaptım, Soğuk Savaş döneminden kalma, günümüzde “toplu mülakat” denen, insanları hayvan pazarına toplar gibi toplayıp tepki ve duruşlarının izlenmesiyle görüşmemiz başladı. Sonra bir görevli gelerek bir sürü kâğıdı sıranın başındakine verip bir yandakine iletilecek şekilde dağıtılmasını istedi. Bu kâğıtta çalışma/mesai süresi, izin günleri, maaş, yemek, SGK gibi zaten zorunlu olan şeylerin lütuf gibi sunulduğu bilgiler yer alıyordu. Ardından tek tek görüşmeye aldılar, benimle görüşen İK çalışanı gayet kibar ve profesyonel davranan bir beyefendiydi, aksilik olmazsa benimle çalışmak istediğini söyledi, ardından “ TBB Risk Raporu” kontrolü için beni bir başkasına yönlendirdi. Rızam alınmadan e-devlete giriş yaparak doğrulama sistemini kullanıp kredi risk raporumu kişinin bilgisayarına indirmemi, oradaki puanıma göre işe alım konusunda fikir edineceklerini söylediler. Bu durumun KVKK’ya aykırı olduğunu söylediğim de ise şirket politikalarının olduğunu aksi halde süreci sonlandıracaklarını söylediler. Ben de “insanların borcunun olması suç mu?” diye sorduğumda cevap alamadım tabii kısacası borcunuz varsa ve kredi notunuz düşükse işverenlerin gözünde siz “potansiyel bir hırsızsınız”
Daha buna benzer birçok görüşme yaptım, Aydın’da yaşayan değerli işverenler asgari ücret, herhangi bir vasfı olmayan, işe yeni başlayan ve haftada 45 saatlik çalışma karşılığında verilen ücrettir. Bunu sizlere hatırlatmak isterim.
Yaşadığım bu görüşme ve hak ihlallerini Aydın Çalışma ve İş Kurumu’na ilettiğim de ise “üzgünüm bizim yapacak bir şeyimiz yok, zaten işe alınmamışsınız herhangi bir mağduriyet yok, şirketler özel olduğu için…” bla bla laflarıyla geçiştirdiler.
İş arayan insanların haklarını korumakla yükümlü devletin kurumu vatandaşını sahipsiz bırakıyorsa ve denetim yapmıyorsa kimse kalkıp da İNSANLAR İŞ BEĞENMİYOR demesin!
İşte karşınızda, günümüz Türkiye’sinin “nitelikli personel” arayan iş ilanları örnekleri;






Bu ilanlardan yüzlercesini önünüze serebilirim. “İşveren küstahlığı” değil, Türk gencinin kırılan umutlarının, çaresizliğinin resmidir. Gençler, “Ya bu işi kabul ederim ya da aç kalırım” ikilemiyle bu köleliğe razı geliyor. Çözümü konusunda kimse taşın altına elini koymuyor ve olan yine Türk gencine oluyor.
“İş beğenmiyorlar” eleştirisi yapanların, bu şartlar altında çalışıp çalışmayacaklarını kendilerine sormaları gerekiyor.
Esenlikler dilerim.
Ahilik Ruhu Sadece Kürsüde mi Değer Görüyor?
22-28 Eylül tarihleri arasında kutlanan “Ahilik Haftası” etkinlikleri, Aydın’daki esnaf camiası için önemli bir dönüm noktası olmalıydı. Öyle de oldu, ama maalesef beklenen birlik ve yerel ticaretin desteklenmesi mesajlarıyla değil, tam tersi, kocaman bir çelişki abidesiyle hafızalara kazındı.
Aydın Esnaf Odası Başkanı’nın kürsüden ahilik felsefesini, yerel esnafın kıymetini ve “alışverişin yerel esnaftan yapılmasının” önemini defalarca dile getirdiğini duyduk, gördük hatta hemen her esnaf dükkanına o afişleri astı. Ne yazık ki aynı samimiyeti bu etkinlikler sırasında kürsüde boy gösteren Muhammet Ali Künkçü, odanın maddi olarak destek olduğu bir kitabı tanıttı.
Bunda ne var diyebilirsiniz. Fakat bu kitap ne Aydın’daki herhangi bir yayınevinden ne de bir matbaada basıldı… Bu kitap Aydın’dan yaklaşık 600 km. uzakta Ankara’daki bir firmaya yayınlatıldı.

Bu, kabul edilemez bir pişkinliktir.
Ahilik, sadece hamasi nutuklar atmaktan ibaret bir folklorik gelenek değildir. Ahilik, bir ahlak, bir dayanışma ve en önemlisi “komşusu açken tok yatmamak” felsefesinin modern karşılığıdır. Aydın Esnaf Odası, kendi bünyesine bağlı olan, vergisini ve aidatını bu şehre ödeyen, istihdamını bu şehirde sağlayan yerel yayınevlerini, matbaacıları görmezden gelerek böyle bir projeyi Ankara’ya taşımıştır.
Şimdi sormak gerekir: Sayın Başkan, kürsüden indikten sonra yüzüne baktığı Aydın esnafına bu durumu açıklayabilecek mi? “Yerel esnafı destekleyin” derken, parayı Ankara’daki firmaların kasasına akıtmak nasıl bir “esnaf birliği” vizyonudur? Bu, sadece bir “maddi sponsorluk” kararı değil, aynı zamanda Aydın esnafına ve aydınlanma emeğine karşı vurulmuş net bir darbedir.
Eğer bir Esnaf Odası Başkanı, herhangi bir iş birliğini bile kendi şehrindeki esnafa emanet etmiyorsa, dışarıdaki vatandaşın ve kurumların “yerel esnafı destekleme” çağrısına kulak vermesini nasıl bekleyebiliriz? Bu durum, liderlik makamının temsil ettiği değerlerle ne kadar zıt düştüğünün en acı kanıtıdır.
Sayın Oda Başkanı, sözleriniz havada kaldı. Ahilik rüzgârı, Ankara sokaklarından gelen matbaa mürekkebi kokusuyla karışıp Aydın’ın üzerine bir gölge gibi düştü. Aydınlı bir esnaf ve kırk yıllık bir esnaf çocuğu olarak, bizler boş söz değil, somut destek ve eylemsel samimiyet bekliyoruz.
Bu şehirde, o kitabı basacak, o emeği verecek ve belki de daha kaliteli bir eser ortaya çıkartacak onlarca nitelikli esnaf var. Onların gözünün içine baka baka parayı başkasına vermek ve üstüne ahilikten bahsetmek, en hafif tabirle “esnafın aklıyla alay etmektir.”
Aydın Esnaf Odası’nın görevi, sözde değil, özde yerel üretimi ve ticareti canlandırmaktır. Bu büyük ayıba bir cevap alacağımızdan emin değiliz.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.