48,6558$%0,06
56,1907€%0,01
6.782,32%1,02
11.091,00%1,03
44.207,00%1,02
3676096฿%-1.09295
02:00
04 Eylül 2026 Cuma
Dünya'nın Durumu, Türkiye'nin Tarımı
Çektiğin Sıkıntıya Değer mi?
Dumlupınar'dan Aydın'a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün
Aydın, Uluslararası Yük Limanını Hak Ediyor
Sevilmek mi, Anlaşılmak mı?
Esnafın Yükü Vatandaşa mı Kesiliyor?
Doğu Göktürk Kağanlığı’nın MS 630 yılında Tang (Çin) Hanedanı karşısında aldığı ağır yenilgi; Türk siyasi birliğinin çözülmesine, boyların Çin egemenliğine girmesine ve Türklerin ata yurtlarını terk etmesine yol açtı. Doğuda Çin baskısı bütün ağırlığıyla sürerken, batıdan Maveraünnehir’e doğru ilerleyen Emevi ordularıyla da uzun yıllar sürecek çetin mücadeleler başladı.
Türkler bu dönemde iki büyük güç arasında varlık, yokluk mücadelesi verirken, MS 682’de II. Göktürk Kağanlığı’nın kurulmasıyla kısa süreli de olsa yeniden güçlü bir siyasi birlik sağlandı. Ancak bu devlet de iç çekişmeler nedeniyle MS 744 yılında yıkıldı ve Türk siyasi birliği yeniden parçalandı.
Bölgeye yönelen bu iki gücün hedefi sadece Türk boylarını boyunduruk altına almak değil; aynı zamanda bölgenin altın, gümüş ve ticaret yollarından oluşan zenginliklerini ele geçirmekti. Nitekim bu ganimet arzusu, en sonunda Arap ve Çin ordularını da karşı karşıya getirdi.
MS 751’deki Talas Savaşı’nda Türk topluluklarının Abbasilerin yanında yer almasıyla Tang ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Bu mağlubiyetin ardından Çin’de patlak veren An Lushan İsyanı ise Çin’in Orta Asya’daki nüfuzunu büyük ölçüde sona erdirdi.
Bu dönemde Türklerin siyasi yapıları büyük ölçüde dağılmış, toplumsal düzenleri sarsılmıştı. Göktürk yazısının kullanımı sona ermiş; şehirleşme, ticaret ve ekonomik hayat gerilemişti. Savaşlar, tutsaklıklar ve zorunlu göçler demografik yapıyı köklü biçimde değiştirmiş; İslamiyet’in yayılmasıyla birlikte Arap dili ve kültürünün etkisi giderek artmıştı.
Talas Savaşı’nın ardından Abbasilerle kurulan yakın ilişkiler sayesinde Türk savaşçılar önce Bağdat’a, ardından Samarra’ya düzenli askeri birlikler halinde getirilmeye başlandı. Kısa sürede Abbasi ordusunda ve devlet yönetiminde önemli görevler üstlenerek devletin en etkili askeri ve idari unsurlarından biri haline geldiler.
MS 865 sonrasında Abbasi otoritesi iç çekişmeler ve ekonomik bunalımlarla zayıflarken Bağdat yönetimi, önceliği Horasan merkezli iç istikrarı sağlamaya kaydırdı. Abbasilerin Türkistan üzerindeki nüfuzunun zayıflaması ve Türgişlerin başını çektiği Türk boyları konfederasyonunun bölgedeki güç dengelerini değiştirmesi sonucunda Arap orduları Maveraünnehir’den kalıcı olarak çekilmek zorunda kaldı.
Abbasilerin gerilemesi bununla da sınırlı kalmadı. Merkezi yönetimin ordusunda ve idari kadrolarında görev yapan Türk komutanlar, bulundukları bölgelerde giderek daha bağımsız hareket etmeye başladı; hatta zamanla Mısır ile Filistin’de; Tolunoğulları ve İhşidiler (Akşitler) gibi kendi bağımsız hanedanlıklarını kurdular.
Bu dönemde Karahanlılar Türkistan ve Maveraünnehir’de; Gazneliler Horasan, İran ve Kuzey Hindistan’da; Oğuzlar ise Karadeniz’in kuzeyi, Kafkasya ve Volga (İdil) havzasında hüküm süren Hazar topraklarında güçlü devletler kurdular. 1040 yılında tarih sahnesine çıkan Selçuklular ise büyük bir ilerleme kaydederek İran, Orta Doğu, Doğu Anadolu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’in önemli bir bölümüne hakim olan devasa bir imparatorluk inşa ettiler.
Bütün bu gelişmeler, nereden bakılırsa bakılsın 250 yıl süren fetret ve esaretin sonuna işaret ediyordu. Nitekim Arap, Bizans, Ermeni, Gürcü ve İranlı yönetimlerden Türklerin hakimiyetine geçen birçok şehir; hem bu büyük Türk yükselişinin bir parçası haline gelmiş hem de bölgeye muazzam bir kültürel ve ekonomik canlılık kazandırmıştır.
Bu dönemde Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t-Türk adlı sözlüğü, Türkçenin zenginliğini ortaya koyan ve Araplara Türkçe öğretmeyi amaçlayan anıtsal bir eser olarak tarihe geçti. Yusuf Has Hacib’in kaleme aldığı Kutadgu Bilig, Türk devlet anlayışını ve ahlak felsefesini yansıtan en önemli siyasetnamelerden biri oldu. Bu kültürel ortamın gelişiminde Edip Ahmed Yükneki’nin Atabetü’l-Hakayık adlı eseri ile Hoca Ahmed Yesevi’nin Divan-ı Hikmet’i kalıcı izler bıraktı.
Ne pahasına? Alfabemizi geliştiremedik ama dilimizi koruduk. Hatta ekonomik ve kültürel coğrafyaların ortak dil haline getirdik. Büyük siyasi sarsıntılarla parçalandık, dağıldık. Ama yine de güç kazanarak Asya, Orta Doğu, Anadolu, İran ve Doğu Avrupa’nın geniş bir bölümünde devletler kurup tarihe önemli katkılar sunduk.
Bugün erken dönem Türk esareti ve yükselişini de Coğrafi Keşifler ve Aydınlanma Çağı sonrasında Batı karşısında yaşanan göreli gerilemeyi de önyargılardan uzak ve eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmeden geleceğe sağlıklı bir yön çizmek mümkün değildir.