48,6519$%0,06
56,1498€%-0,06
6.794,35%1,20
11.107,00%1,18
44.266,00%1,16
3687428฿%-0.46947
02:00
14 Eylül 2026 Pazartesi
Dünya'nın Durumu, Türkiye'nin Tarımı
Çektiğin Sıkıntıya Değer mi?
Dumlupınar'dan Aydın'a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün
Aydın, Uluslararası Yük Limanını Hak Ediyor
Sevilmek mi, Anlaşılmak mı?
Esnafın Yükü Vatandaşa mı Kesiliyor?
Kongreler kürsüde söylenen sözlerden daha çok, salonun topluma verdiği mesajla konuşulur.
Pazar günü gerçekleşen Aydın MHP İl Kongresi’nin ardından da kamuoyunda en çok tartışılan konu, yapılan konuşmalar değil; salonun boş kalan bölümleri ve kongreye katılmayan isimler üzerinde yoğunlaştı.
Bu tablo aslında hiç sürpriz değildi.
İlçe kongrelerinde ortaya çıkan tepkiler, katılım görüntüleri teşkilatların mevcut durumuna dair önemli ipuçları vermişti. Bu süreci doğru okuyamayanların, 2 bin kişilik salonu doldurma beklentisiyle hareket etmesi, siyasi gerçeklikten uzak tecrübesizliğin göstergesi olarak yaşanmıştır.
Haftalar öncesinden duyurulan Ali Kınık programının katılımı arttıracağı düşünülmüş olabilir. Ancak siyaset, sadece bir sanatçının oluşturacağı kalabalıklara bel bağlayarak yürütülebilecek bir alan değildir.
Siyasi partilerde asıl güç; teşkilat bağlılığı, gönül birlikteliği ve tabanın yönetime olan inancı, heyecanıdır. Kongrede ortaya çıkan bu görüntü, bu heyecanın sorgulanmasına neden olmuştur.
Siyasetin en önemli sermayesi geçmişten gelen güven ve birikimdir. Partide “Mazisi olmayanın hikâyesi olmaz.” Hikâyesi olmayanın da insanları peşinden sürüklemesi kolay olmaz.
Aydın MHP gibi köklü bir siyasi geçmişe sahip bir teşkilatta başarı, sadece yeni isimlerle değil; geçmişten bugüne emek vermiş, teşkilat hafızasını taşıyan isimlerin birlikteliğinden, birikiminden yararlanmakla mümkündür.
Atama sonrası başlayan süreçte ortaya çıkan tablo, teşkilatın geniş kesimleriyle güçlü bir bütünleşme sağlanamadığı yönünde eleştirileri beraberinde getirmiştir. Siyasette yıllarca emek vermiş, camianın kanaat önderliği yapmış isimlerin desteği ve katkısı alınmadan oluşturulan yapıların, tabanda karşılık bulmakta zorlanacağını öngörecek tecrübe kıymetlidir.
“Kervan yolda düzülür” anlayışı siyasette çoğu zaman karşılık bulmaz. Çünkü seçimler, kongre günü yapılan çalışmalarla değil; yıllar içinde oluşturulan güven, samimiyet ve teşkilat bağıyla kazanılır.
Bugün ortaya çıkan tablo sadece bir kongre değerlendirmesi değildir. Önümüzdeki olası genel seçimler açısından da ciddi bir uyarı niteliğindedir.
Çünkü seçim başarısı; salonlarda yapılan konuşmalarla değil, sokakta karşılık bulmakla mümkündür. Teşkilatın kendi içinde yaşadığı kopukluklar giderilmeden, tabanın desteği ve gönül bağı güçlendirilmeden seçimlerde başarı beklemek gerçekçi olmayacaktır.
Siyasette geçmişi, emeği ve teşkilat hafızasını yok sayarak bazı isimlerin önünü açmaya çalışmak, kısa vadede sizlere il başkanlığı kazandırabilir; ancak uzun vadede sandıkta karşılığı olmayan bir partiye dönüşebilir.
Bir siyasi hareketin gücü, sadece yönetenlerin değil; o hareket için yıllarca mücadele etmiş insanların da kendisini değerli hissetmesinden geçer.
Geçmiş il başkanlarını, eski yöneticileri veya teşkilatın kanaat önderlerini bir rakip gibi görmek yerine onların tecrübesinden faydalanmak doğru olandır. Çünkü siyasi hareketler, geçmişiyle kavga ederek değil; geçmişinden güç alarak büyür.
Aydın MHP İl Kongresi’nin bıraktığı en önemli mesaj budur.
Boş kalan sandalyeler sadece bir katılım eksikliği değildir. Bazen bir teşkilatın heyecanını, aidiyetini ve geleceğe dair verdiği mesajı gösteren en güçlü fotoğraftır.
Siyasette kalabalıklar tesadüfen oluşmaz. Kalabalıklar; güvenle, samimiyetle ve doğru, samimi yönetim anlayışıyla oluşur.
Bir devletin gerçek serveti, kasasında duran para değil; millet adına sahip olduğu stratejik varlıklar ve bunların geleceğe üreteceği gelirlerdir.
Bugün ise Türkiye, yıllardır uygulanan ekonomi politikalarının ağır faturasıyla karşı karşıyadır. Bir yandan Cumhurbaşkanlığı kararıyla köprü ve otoyolların işletme haklarının uzun yıllar boyunca özel sektöre devredilmesi tartışılıyor; diğer yandan bütçenin önemli bir kısmı Yap-İşlet-Devret (YİD) modeliyle gerçekleştirilen projelere verilen Hazine garantileri nedeniyle her yıl milyarlarca liralık ödeme yükü altında kalıyor.
Sorulması gereken soru şudur: Bu ülkenin geleceği gerçekten bu kadar ucuz mudur?
Türkiye son kırk yılda özelleştirme adı altında yalnızca fabrikalarını satmadı. Limanlarını devretti. Şeker fabrikalarını sattı. SEKA’yı kapattı. TEKEL’i elden çıkardı. Enerji santrallerini özelleştirdi. Madenlerini kiraladı. Telekomünikasyon altyapısını devretti.
Bugün ise sıra, düzenli gelir üreten otoyollara ve köprülere geliyor.
Her defasında aynı gerekçe öne sürüldü: “Kaynak oluşturuyoruz.”
Peki bunca özelleştirmeye rağmen neden bugün hâlâ bütçe açıkları kapanmıyor? Neden devlet sürekli yeni gelir arayışına giriyor? Demek ki sorun satılacak veya devredilecek mal bulmak değil; sürdürülebilir bir ekonomik model kuramamaktır.
Daha düşündürücü olan ise Yap-İşlet-Devret modelidir. Köprüler… Otoyollar… Havalimanları… Şehir hastaneleri… Bu projeler yapılırken “Devletin cebinden bir kuruş çıkmayacak” denildi.
Ancak zaman içinde görüldü ki, verilen araç geçiş, yolcu, hasta ve hizmet garantileri gerçekleşmediğinde farkı Hazine ödüyor. Yani ödeyen yine millet oluyor.
Bir taraftan gelir getiren kamu varlıkları uzun süreli işletme devriyle elden çıkarılırken, diğer taraftan garanti ödemeleri nedeniyle bütçeden milyarlarca lira çıkmaya devam ediyor. Bu, ekonomik politikalar açısından ciddi bir çelişkidir.
Ekonomide sıcak para, kısa vadeli rahatlama sağlayabilir. Ancak sıcak para üretmez. İstihdam oluşturmaz. Kalıcı refah sağlamaz.
Bugün elde edilen peşin gelirler birkaç yıl içinde harcanır; fakat buna karşılık verilen işletme hakları ve garanti yükümlülükleri onlarca yıl boyunca devam eder. Bugünün bütçesi rahatlatılırken yarının bütçesi ipotek altına alınır.
Asıl tehlike de burada başlamaktadır. Çünkü sıcak para gider… Borç kalır. Garanti ödemeleri kalır. Kur riski kalır. Faiz yükü kalır. Gelecek nesillerin omuzlarına yüklenen maliyet kalır.
Bir aile düşünün… Aylık kira getiren dükkânını peşin para uğruna otuz yıllığına devrediyor. İlk gün eline büyük bir para geçiyor. Ancak ertesi aydan itibaren düzenli gelirinden mahrum kalıyor. Üstelik aynı aile, geçmişte yaptığı yanlış harcamalar nedeniyle her ay bankaya kredi taksiti ödemeye de devam ediyor.
Bugün Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu tablo, ne yazık ki buna benzemektedir. Gelir getiren varlıklar devrediliyor. Ama garanti ödemeleri, faiz giderleri ve borç yükü olduğu yerde duruyor.
Devlet yönetmek, bugünü kurtarmak değil; yarını inşa etmektir. Ekonomik bağımsızlık yalnızca bayrakla, sınırla veya askerî güçle korunmaz. Ekonomik bağımsızlık; limanına, madenine, fabrikasına, köprüsüne, otoyoluna ve bütçesine sahip çıkmakla korunur.
Bugün yapılması gereken, yeni özelleştirmelerle geçici kaynak aramak değil; üretimi artıran, ihracatı güçlendiren, yüksek katma değer oluşturan ve kamu maliyesini kalıcı olarak dengeleyen bir ekonomik düzen kurmaktır.
Aksi hâlde bugün alınan her sıcak para, yarının vergisi; bugün devredilen her stratejik varlık ise çocuklarımızın elinden alınmış bir ekonomik miras olacaktır.
Milletin emaneti olan kamu varlıkları, günü kurtarmanın değil; geleceği inşa etmenin teminatı olmalıdır. Çünkü devletler, sahip oldukları serveti satarak değil; o serveti büyüterek güçlü kalırlar.
Unutulmamalıdır ki… Bir milletin geleceği, bütçe açıklarını kapatmak için pazarlık konusu yapılamaz.
Siyasetin en acımasız tarafı, alkışların en yüksek çıktığı günlerde telefonları susmayan insanların zor günlerinde sessizliğe terk edilmesidir.
Dün aynı mecliste omuz omuza duranlar, aynı fotoğraf karelerinde “birlik” ve “beraberlik” mesajı verenler, bugün kendi siyasi geleceklerinin hesabını yaparken, dünün yol arkadaşlarını hatırlamakta bile zorlandıklarına şahit oluyoruz.
Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel yaklaşık altı aydır tutuklu.
Bu süre içerisinde Türkiye siyaseti adeta yeniden şekillendi. CHP’de mutlak butlan kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu yeniden genel başkanlığa döndü. Ardından Özgür Özel ve beraberindeki milletvekilleri partiden ayrılarak Yeni Parti’yi kurdu. İl başkanlıkları değişti. Milletvekilleri saf değiştirdi. Belediye başkanları yeni siyasi adreslere yöneldi. Türkiye’nin siyasi gündemi baştan aşağı değişti.
Peki… Bütün bu hengâmenin içinde Ömer Günel’i kim hatırladı? Neden unutuldu?
Son üç aya bakıyorum… Ne Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’den güçlü bir sahiplenme açıklaması… Ne milletvekilleri Bülent Tezcan ne de Süleyman Bülbül’den dikkat çeken bir destek… Ne de Yeni Parti Aydın İl Başkanı Hikmet Saatçi’den kamuoyunda yankı uyandıracak bir sahiplenme olmadı.
Derin bir sessizlik…
Oysa düne kadar Ömer Günel’den söz ederken, “Aydın Büyükşehir Belediye Başkanlığı için en güçlü isimlerden biri” diyenlerin sayısı hiç de az değildi.
Bugün ne değişti? Ömer Günel mi değişti? Yoksa hesaplar mı değişti? Siyasette koltuk hesapları başlayınca, dostluklar da askıya mı alındı?
Bir dönem aynı siyasi hedefler için yürüyenlerin, bugün kendi siyasi geleceklerini garanti altına alma telaşıyla eski yol arkadaşlarını yalnız bırakması, siyasetin en ağır vicdan sınavlarından biridir.
Özlem Çerçioğlu’nun farklı bir siyasi çizgiye yönelmesi… Bülent Tezcan ve Süleyman Bülbül’ün Yeni Parti saflarında yeni bir mücadele başlatması… Özgür Özel’in yeni siyasi hareketini büyütme çabası… Bütün bunların arasında Ömer Günel dosyası adeta gündemden düştü. Sanki hiç yokmuş gibi… Sanki yıllarca birlikte siyaset yapılmamış gibi… Sanki aynı meclisler paylaşılmamış gibi…
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Acaba Ömer Günel özgürlüğüne kavuşsaydı ve bugün güçlü bir siyasi figür olarak sahada olsaydı, aynı isimler yine bu kadar sessiz kalabilir miydi? Yoksa bugün susanlar, o gün yanında en önde yürüyenler mi olurdu?
Siyaset, yalnızca seçim meydanlarında omuz omuza fotoğraf vermek değildir. Asıl siyaset, zor zamanda yanında durabilmektir. Asıl dostluk, fırtına çıktığında belli olur.
Bugün Yeni Parti yönetimine düşen görev, yalnızca yeni teşkilatlar kurmak, yeni rozetler takmak veya yeni siyasi hesaplar yapmak değildir. Eğer dün birlikte yol yürüdükleri isimlere karşı bir vefa borçları olduğuna inanıyorlarsa, bunu kamuoyunun görebileceği şekilde ortaya koymaları gerekir.
Çünkü siyasetin hafızası güçlüdür. Kimin zor günde yanında durduğu da, kimin sessiz kaldığı da unutulmaz.
Belki de bugün sorulması gereken en önemli soru şudur: Ömer Günel gerçekten hukukî sürecin gölgesinde yalnız mı kaldı? Yoksa siyasi hesapların arasında bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yalnızlığa mı terk edilip ihanete uğradı?
Bu sorunun cevabını en iyi, dün “yol arkadaşım” diyenler vermelidir.
Siyasette bazen en büyük çekişmeler muhalefet ile iktidar arasında yaşanmaz. Asıl mücadele, aynı partinin içinde güç sahibi olmak isteyenler arasında yaşanır. Ve bu mücadelede çoğu zaman en ağır bedeli, kavganın tarafları değil; arada kalanlar öder.
Bugün Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in yaşadığı süreç değerlendirilirken yalnızca hukukî boyuta odaklanmak, Aydın siyasetinde yıllardır konuşulan parti içi dengeleri görmezden gelmek anlamına gelir.
Uzun yıllardır Aydın siyasetini takip edenlerin bildiği bir gerçek var. CHP içerisinde Özlem Çerçioğlu ile Bülent Tezcan’ın temsil ettiği siyasi anlayışların uzun yıllardır aynı çizgide buluşmadığı, birbirlerine karşı bir güç mücadelesi içinde taşındığı yönünde değerlendirmeler yapıldı. Süleyman Bülbül de çoğu zaman bu siyasi denklemin önemli aktörlerinden biri olarak görüldü.
Siyasi kulislerde uzun süre Özlem Çerçioğlu’nun İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na geçmeyi istediği, Aydın Büyükşehir Belediye Başkanlığı için ise en uyumlu çalıştığı isim olarak Ömer Günel’i düşündüğü iddiası, CHP içerisindeki güç dengelerini daha da sertleştirdi.
Tam da bu noktada şu soru önem kazanıyor: Ömer Günel gerçekten kendi yaptığı siyasi tercihlerin sonucu mu bu yalnızlığı yaşıyor? Yoksa CHP içerisindeki güç mücadelesinde tarafların hesaplaşmasının bedelini ödeyen kişi mi oldu?
Çünkü siyaset, bazen satranç oyununa benzer. Oyunu kuranlar şahlarını korurken, piyonlar feda eder.
Aydın siyasetinde de uzun süredir konuşulan güç rekabetinde asıl hedefin siyasi üstünlük olduğu, kimin olduğu yönünde iddialar konuşuldu.
Bir tarafta kendi siyasi etkisini korumak isteyen Özlem Çerçioğlu… Diğer tarafta parti içindeki etkinliğini artırmak isteyen Bülent Tezcan ve aynı siyasi hatta yer aldığı değerlendirilen Süleyman Bülbül…
Böyle bir denklemde Ömer Günel’in gerçekten bağımsız hareket edebilmesi çabası ne kadar başarılı olabilir ki?
Belki de bugün yaşananların en dikkat çekici tarafı budur. Çünkü siyaset tarihinde birçok isim, yaptığı hizmetlerden çok, kimin yanında durduğu ya da durmadığı üzerinden değerlendirilmiştir. Tarafsız kalmak isteyenler bile zamanla bir tarafın adamı ilan edilmiştir.
Elbette hakkında yürüyen hukukî süreç bağımsız yargının konusudur ve nihai kararı mahkemeler verecektir. Ancak hukukî süreç ile siyasi süreç her zaman birbirinden tamamen bağımsız değerlendirilmez. Siyasetin kendi iç hesaplaşmaları, kamuoyundaki algılar ve parti içi rekabetler de siyasi aktörlerin geleceğini etkiler.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca “Ömer Günel neden bu noktaya geldi?” değildir.
Asıl soru şudur: CHP içerisindeki yıllardır konuşulan güç mücadelesinde herkes kendi siyasi geleceğini inşa etmeye çalışırken, Ömer Günel bu hesaplaşmanın en ağır bedelini ödeyen isimlerden biri olarak tutukludur.
Bunun cevabını bugün kimse kesin olarak veremez. Ancak Aydın siyasetinin yakın geçmişine bakıldığında, kişisel siyasi hedeflerin zaman zaman parti birlikteliğinin önüne geçtiği yönündeki tartışmaların hiç eksik olmadığı da bir gerçektir.
Belki de Ömer Günel dosyası, yalnızca bir belediye başkanının hikâyesi değil; parti içi güç mücadelesinin yerel siyasette nasıl sonuçlar doğurabileceğini gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak uzun süre konuşulacaktır.
Türk siyasetinde zaman zaman partiler, genel başkanlar ve uygulanan politikalar tartışılır. Bu tartışmaların odağında çoğu zaman Milliyetçi Hareket Partisi de yer alır. Başbuğ Alparslan Türkeş’in vefatından sonra MHP’nin izlediği siyasi çizgi, aldığı kararlar ve kurduğu ittifaklar ülkücü camianın farklı kesimleri tarafından sorgulanmış, eleştirilmiş veya desteklenmiştir.
Ancak bilinmesi gereken önemli bir gerçek vardır ki; MHP yönetimine yönelik eleştiriler ile Üç Hilal’e bağlılık aynı şey değildir.
Üç Hilal, yalnızca bir siyasi partinin amblemi değildir. O; Türk milliyetçiliğinin, devletin bekasının, milletin birliğinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünün sembolüdür. Bu nedenle bir yönetim anlayışına veya günlük siyasi tercihlere yönelik eleştiriler, Üç Hilal’in temsil ettiği ülkücü ideale yönelmiş bir eleştiri olarak görülmemelidir.
Başbuğ Alparslan Türkeş’in en büyük mirası makamlar değil, fikirdir. Onun “Önce ülkem ve milletim, sonra partim, sonra ben” sözü, ülkücülüğün temel ahlakını ortaya koymuştur. Bu anlayış; şahısları değil davayı, makamları değil ilkeleri, günü değil geleceği esas alır.
Ülkücülük hiçbir zaman sadece seçim kazanmak için oluşturulmuş bir siyasi hareket olmamıştır. Ülkücülük; Türk milletinin bağımsızlığını, devletin ebedî varlığını ve millî kimliğin korunmasını esas alan bir fikir sistemidir. Bugün siyasetin dili değişebilir, kadrolar değişebilir, yöntemler değişebilir. Ancak değişmemesi gereken; Türk milletine hizmet etme ülküsü, devletin bekasına sahip çıkma iradesi ve millî değerleri koruma kararlılığıdır.
Bu fikrî mirasın en güçlü sembollerinden biri de Bozkurt’tur. Türk tarihinin derinliklerinden günümüze uzanan Bozkurt, yalnızca bir hayvan figürü değil; bağımsızlığın, cesaretin, istiklalin ve yeniden dirilişin sembolüdür. Türk destanlarında Bozkurt, yolunu kaybeden millete rehberlik eden, zor zamanlarda çıkış yolunu gösteren kutlu bir simge olarak anlatılır. Ülkücü hareket açısından Bozkurt; makam, mevki veya siyasi hesapların değil, Türk milletine adanmış idealist ruhun ifadesidir. Bozkurt’u sembol olarak benimseyen ülkücüler için bu işaret; fedakârlığı, vatan sevgisini, devletine sadakati ve Türk milletinin geleceği için hiçbir karşılık beklemeden mücadele etmeyi temsil eder. Bu nedenle Bozkurt, Üç Hilal’in ifade ettiği millî ve manevi davanın ayrılmaz bir parçası olarak görülmekte; geçmişten aldığı ilhamı geleceğe taşıyan ülkücü idealizmin en güçlü sembollerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Bu nedenle ülkücü camiada yapılan sorgulamaların hedefi dava değil, uygulamalardır. Çünkü ülkücülük, lidere bağlılık kadar, doğruyu söyleme cesaretini de gerektirir. Davaya sadakat; gerektiğinde eksikleri dile getirebilmek, yapılan hataların düzelmesini istemek ve ülkücü hareketin kuruluş ilkelerine sahip çıkabilmektir.
Bugün de yarın da Üç Hilal’in temsil ettiği değerler; vatan sevgisi, millî birlik, bağımsızlık, adalet, ahlak ve Türk milletinin ortak geleceğidir. Bu değerler herhangi bir kişinin, herhangi bir yönetimin veya herhangi bir dönemin üzerinde bir anlam taşımaktadır.
Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu iç ve dış tehditler düşünüldüğünde, Türk milliyetçiliğinin fikrî temellerine olan ihtiyaç azalmamış, aksine daha da artmıştır. Bu nedenle Üç Hilal’in temsil ettiği millî duruşun yaşatılması, yalnızca bir siyasi tercih değil, birçok ülkücü için tarihî bir sorumluluk olarak görülmektedir.
Sonuç olarak, MHP’nin bugünkü siyaseti eleştirilebilir veya desteklenebilir. Bu demokratik bir haktır. Ancak Üç Hilal’in temsil ettiği ülkücü dava ile günlük siyasi tartışmaları birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü kişiler gelir geçer, yönetimler değişir, siyasi şartlar farklılaşır. Fakat Türk milliyetçiliğinin temel ilkeleri, Başbuğ Alparslan Türkeş’in ortaya koyduğu ülkü ve Üç Hilal’in temsil ettiği millî ideal yaşamaya devam eder.
Üç Hilal; yalnızca geçmişin hatırası değil, geleceğe bırakılmış bir emanettir. Bu emanetin gerçek sahibi ise makamlar değil; Türk milletinin birliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve bu uğurda hiçbir karşılık beklemeden mücadele edecek olan ülkücülerdir.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.