48,6640$%0,04
55,8960€%0,20
6.671,21%0,02
10.944,00%0,10
43.621,00%0,10
3684738฿%0.46783
02:00
1980 askerî darbesi, Türkiye’deki pek çok kurum gibi Emniyet Teşkilatı’nda da köklü değişimlere yol açmıştır. Bu dönemde, teşkilatın malzeme, kadro ve organizasyon yapısını yeniden şekillendiren düzenlemeler doğrultusunda polisin hem kurumsal yapısı hem de yetki alanı genişletilmiş; rütbe sisteminden eğitim kurumlarına kadar kapsamlı bir yapılanma süreci başlatılmıştır.
Ancak polisimizin görev ve yetkileri yasal düzenlemelerle genişletilirken, aynı dönemde ülkenin yaşadığı sosyoekonomik dönüşüm ve 24 Ocak kararlarının etkisi, bu yeni kurumsal yapının omuzlarına taşınması güç bir yük bindirmiştir. Toplumsal ve siyasi koşulların oluşturduğu bu ağır sorumluluk, Emniyet Teşkilatı’nın sayısal olarak büyümesini zorunlu kılmış; zamanla polis sayısının, bekçiler de dâhil olmak üzere yaklaşık 350 bin ila 365 bin bandına ulaşmasının önünü açmıştır. Ancak personel sayısındaki bu artış, ne yazık ki teşkilatın yapısal sorunlarını çözmeye yetmemiştir.
Teşkilatın personel sayısı artmış, üniformaları değişmiş, teknik donanımı modernleşmiş olsa da polisimizin karşı karşıya bulunduğu temel sorunlar büyük ölçüde değişmeden günümüze taşınmıştır. Uzun çalışma saatleri, amir baskısı, dış müdahaleler, liyakatten uzak atamalar ile özlük haklarındaki yetersizlikler, polisimizin kronikleşen sorunları olmaya devam etmiştir.
Emniyet Teşkilatı’nın karşı karşıya kaldığı yapısal sorunların yıllar boyu çözülememesi ve polisimizin yasal yollarla hak arama imkânlarını kullanmaktan çekinmesi, zaman zaman seslerini kamuoyuna duyurabilmek adına sıra dışı protesto yöntemlerine başvurulmasına neden olmuştur.
Bu hak arayışının ilk örnekleri; görev şapkası hâline getirilen Alman siperli tören şapkasına karşı yapılan “şapka çıkarma” eylemi, polisin itilip çekilmesini kolaylaştıran “manevra kemeri” protestosu ve düşük maaşları protesto etmek amacıyla gerçekleştirilen “iş bırakma eylemleri” gibi sembolik ya da fiilî tepkiler olarak tarihe geçmiştir.
Ancak bu tepkiler, 12 Aralık 2000’de Emniyet Teşkilatı’nda derin iz bırakan kitlesel bir yürüyüşle çok daha farklı bir boyut kazanmıştır. Gaziosmanpaşa’da iki meslektaşını terör saldırısında şehit veren Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ne bağlı yaklaşık üç bin polis, yaşadıkları acının hemen ardından kendilerinden “ölüm hâlinde yakınlarının adres ve telefon bilgilerinin istenmesi” üzerine büyük tepki göstermiştir.
Bardağı taşıran son damla olarak görülen bu uygulama sonrasında polisler, “Yürüyelim” sloganları eşliğinde Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasından İstanbul Valiliği’ne doğru yürüyüş başlatmış; yolu trafiğe kapatarak Türk bayraklarıyla oturma eylemi gerçekleştirmiştir. Ellerindeki silahları havaya kaldıran polisler, dönemin Başbakanı, İçişleri Bakanı ve İstanbul Valisi’nin istifasını talep ederek kendi tarihlerinin en sert ve en kitlesel protestolarından birine imza atmıştır.
Bu kitlesel protestodan yaklaşık on iki yıl sonra, farklı ancak bir o kadar çarpıcı bireysel bir protesto daha yaşanmıştır. 2012 yılında Polis Memuru Birol Mıdık, Emniyet Teşkilatı içerisindeki FETÖ/PDY yapılanmasını, polisler arasında ayrımcı, aşağılayıcı ve yıldırıcı tutumları protesto etmek amacıyla İstanbul Emniyeti’nin Vatan Yerleşkesi önünde resmî tabancasıyla havaya 45 el ateş açmıştır. Bu olay da tıpkı 2000 yılındaki yürüyüş gibi, teşkilat içerisindeki sorunların ulaştığı boyutu ortaya koyan, polis tarihinin sıra dışı ve dikkat çekici olaylarından biri olarak kayıtlara geçmiştir.
Nihayetinde; şehit cenazelerinde ve meslektaş kayıplarında yaşanan derin travmalar ile polisimizin geçmişteki sesini duyurma gayretlerinin yanı sıra, bugünkü meslekî isteksizlik ve sosyal medyadan yükselen feryatlar, Emniyet Teşkilatı’ndaki yapısal sorunların artık ertelenemez bir boyuta ulaştığının en somut göstergesidir.
Bu kronikleşen sorunların çözümü, teşkilatı yalnızca modern üniformalar, gelişmiş teknik donanımlar veya yeni araçlarla güçlendirmekten değil; öncelikle personelin insanî çalışma koşullarını ve özlük haklarını iyileştirmekten geçmektedir. Canını ortaya koyarak görev yapan polisimizin; makul çalışma saatlerine, liyakat esasına dayalı şeffaf bir yönetim anlayışına ve güçlü ekonomik güvencelere kavuşturulması, yalnızca teşkilatın verimliliği açısından değil, kamu hizmetinin niteliği bakımından da büyük önem taşımaktadır.
Bu nedenle konu, günlük siyasi tartışmaların ve polemiklerin ötesinde değerlendirilmeli; kalıcı çözümler üretecek kapsamlı bir devlet politikası olarak ele alınmalı ve gerekli düzenlemeler vakit kaybedilmeden hayata geçirilmelidir.
Aydın’da trafik kazası: 3 ölü
İzmir’de bankadaki rehine krizinde 5 çalışan kurtarıldı, şüpheli gözaltında
Dumlupınar’dan Aydın’a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün
Aydın’da trafik kazası: 1’i bebek 4 yaralı
Nazilli’de üst geçide asılan maketle ilgili 1 kişi tutuklandı
Aydın’da trafik kazası: 3 ölü
İzmir’de bankadaki rehine krizinde 5 çalışan kurtarıldı, şüpheli gözaltında
Dumlupınar’dan Aydın’a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün
Aydın’da trafik kazası: 1’i bebek 4 yaralı
Nazilli’de üst geçide asılan maketle ilgili 1 kişi tutuklandı