48,6532$%0,06
55,9976€%-0,32
6.775,52%0,92
11.081,00%0,94
44.167,00%0,93
3697198฿%-1.15206
02:00
Toplumların ahlaki yapısı yalnızca hukuk kurallarıyla değil, bireylerin iç dünyasında taşıdığı vicdani denetim mekanizmasıyla ayakta kalır. Bu mekanizmanın en önemli unsurlarından biri ise hiç şüphesiz “utanma” duygusudur. Çünkü hukukun yetişemediği yerde utanma duygusu insanı frenleyen son ahlaki sınırdır. Utanmak; onursuz, gülünç veya sosyal olarak kabul edilemez bir duruma düşmekten kaynaklanan sıkıntı, mahcubiyet ve arlanma duygusudur. Kişinin yanlış bir şey yaptığını veya yetersiz kaldığını hissettiğinde yaşadığı duygusal rahatsızlık, hicap duyma veya yüz kızarması olarak tanımlanır. Bu nedenle utanma, basit bir psikolojik refleks değil; medeniyetin görünmeyen ahlaki omurgasıdır.
Günümüzde yalanın, çıkarcılığın ve liyakatsizliğin sıradanlaşmasıyla birlikte utanma duygusunun giderek azaldığı görülmektedir. Artık utanmak, kaybolmuş bir erdem, vicdan ise sessizliğe gömülmüş, duyulmayan bir yankı gibi. İyilik yapan saf, dürüst olan aptal, edep sahibi olansa geri kafalı sayılıyor. Yalan süslenip doğruluk gibi sunuluyor, karakter değil menfaat değer görüyor. Edep eski moda sayılıyor, vicdan bir masal kahramanı gibi unutulmuş. Yüzsüzlük özgüven sanılıyor, onurlu olan aptal, dürüst olana saf deniliyor.
Oysa utanmak zayıflık değil, ahlaki olgunluğun işaretidir. Utanma duygusu, insanı yanlış karşısında durduran en önemli ahlaki sınırdır. İnsan bazen söylediği bir sözden, kırdığı bir kalpten, haksız bir kazançtan utanabilmelidir. Utanma duygusu, insanın kendi vicdanına karşı verdiği sessiz hesaptır. Bu duygu kaybedildiğinde geriye yalnızca çıkar ilişkileri, güç tutkusu ve ruhsuz bir beden kalır.
Bir toplumun çöküşü bazen büyük felaketlerle değil, küçük utanmazlıkların sıradanlaşmasıyla başlar. Çünkü insanı insan yapan yalnızca sadece aklı değil; yanlış karşısında yüzünün kızarabilmesidir. Utanma duygusu kaybolduğunda vicdan susar, vicdan sustuğunda ise çürüme başlar. Bu nedenle toplumların ayakta kalması yalnızca yasalarla değil, bireylerin vicdani hassasiyetleriyle mümkündür.
Nitekim sosyoloji ve ahlak felsefesi alanındaki birçok düşünür, toplumsal düzenin yalnızca yasalarla korunamayacağını vurgulamıştır. Çünkü hukuk dışarıdan denetler; utanma ise insanı içeriden frenler. Alman filozof Immanuel Kant’ın ifade ettiği gibi: “Ahlak, insanın kimse görmezken nasıl davrandığıdır.” Gerçekten de insanı kötülükten uzak tutan çoğu zaman ceza korkusu değil, vicdanının huzursuzluğudur.
Geçmiş toplumlarda “ayıp” kavramı yalnızca bireysel bir mesele değil, toplumsal düzenin koruyucu kalkanıydı. Mahalle kültürü, aile terbiyesi ve toplumsal kanaat mekanizması insanları yanlış davranışlardan alıkoyan görünmez bir denetim sistemi oluşturuyordu. Bugün ise modern hayatın hızında, bireyselliğin aşırı yüceltilmesiyle birlikte utanma duygusu aşınmaya başlamıştır. Artık birçok insan yanlış yapmaktan değil, yalnızca yakalanmaktan çekinmektedir.
Bu durumun en belirgin örnekleri günlük hayatın içinde açıkça görülmektedir. Kamu görevinde liyakatsiz atamalar normalleşebilmekte, sosyal medyada yalan ve iftira sıradanlaşabilmekte, hak etmediği makamı elde edenler bunu bir başarı hikayesi gibi sunabilmektedir. Oysa eskiden insanın yüzünü kızartacak davranışlar bugün çoğu zaman alkışla karşılanmaktadır. Bu değişim, yalnızca bireysel değil; aynı zamanda kültürel bir çözülmenin işaretidir.
Ünlü düşünür Cemil Meriç’in şu sözü meselenin özünü adeta özetler: “Vicdanını susturan toplumlar, sonunda hakikati de kaybeder.” Gerçekten de utanma duygusu kaybolduğunda, hakikat ile çıkar arasındaki sınır bulanıklaşır. İnsanlar dürüst görünmek yerine güçlü görünmeyi tercih etmeye başlar. Böylece erdem geri çekilirken, faydacılık hayatın merkezine yerleşir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında utanmanın kaybı, toplumsal güvenin de zedelenmesine yol açar. Çünkü güven; doğruluk, dürüstlük ve ahlaki sorumluluk üzerine kurulur. Eğer insanlar birbirlerinin vicdani sınırlarına güvenemez hale gelirse, toplum görünürde ayakta olsa bile içten içe çözülmeye başlar. Nitekim tarih boyunca birçok medeniyet ekonomik yoksulluktan önce ahlaki çözülme nedeniyle zayıflamıştır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin şu veciz sözü de insanın iç muhasebesini anlatır: “İnsan, hata yapınca değil; hatasını meziyet sayınca düşer.”
Bugün belki de en büyük problemimiz, kötülüğün artması değil; kötülüğe alışılmasıdır. Haksızlık karşısında susanlar, yalanı normal görenler, çıkar uğruna değerlerinden vazgeçenler; farkında olmadan toplumsal çürümenin taşıyıcısı haline gelirler. Hepsi aynı çürümenin farklı yüzleridir. Bir toplumda yanlışlar normalleşiyor, haksızlıklar karşısında sessizlik büyüyorsa, orada yalnızca ahlak değil; toplumsal güven de çökmeye başlar. Çünkü utanmanın kaybolduğu yerde erdem barınamaz.
Ve unutulmamalıdır ki:
“Bir toplumun gerçek çöküşü, insanların yanlış yapmasıyla değil, yaptığı yanlıştan utanmamasıyla başlar.
Aydın’da trafik kazası: 3 ölü
İzmir’de bankadaki rehine krizinde 5 çalışan kurtarıldı, şüpheli gözaltında
Dumlupınar’dan Aydın’a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün
Aydın’da trafik kazası: 1’i bebek 4 yaralı
Nazilli’de üst geçide asılan maketle ilgili 1 kişi tutuklandı
Aydın’da trafik kazası: 3 ölü
İzmir’de bankadaki rehine krizinde 5 çalışan kurtarıldı, şüpheli gözaltında
Dumlupınar’dan Aydın’a: Kurtuluşa Uzanan 7 Gün
Aydın’da trafik kazası: 1’i bebek 4 yaralı
Nazilli’de üst geçide asılan maketle ilgili 1 kişi tutuklandı
Tebrikler üstad tam isabet yazılarının devamını sabırsızlıkla bekliyorum